• 21.06.2016 00:00
  • (1399)

 20 Haziran yılda bir gün hatırlanan mültecilerin günü. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği verilerine göre zorla yerinden yurdundan olmuş en az 65.3 milyon insan dünyada dolanıyor. Bunların 24.5 milyonu uluslararası insanî hukuk tanımına göremülteci, 40.8 milyonu siyasî nedenlerdenkendi ülkesi içinde yerinden edilmişinsanlar. http://www.unhcr.org/576408cd7 65.3 milyonluk kümeye dâhil 20 milyon insan iklim ve doğa felâketleri sonucuyaşadığı yeri terk etmek zorunda kalanlar. www.internal-displacement.org/global-figures

 

Mültecilik hâli kaynak ülkenin genel insan hakları siciliyle ve vatandaşına sunabildiği hayat standardı ile birebir alâkalıdır. Zira hareket edebilen hiçbir canlı laf olsun diye göçmez. İnsanı doğduğu yeri terk etmeye zorlayan bir siyasî, iktisadî veya içtimaî sorun illâki vardır. Mülteci bu sorunlar karşısında kendi devletinin güvencesini hukukî anlamda kaybetmiş insandır. Can ve mal güvenliği tehlikededir.

 

Mülteciler yerleri yurtları dahî olmadığından yoksulun yoksulu, toplu halde denizde boğulduklarında veya kamyon kasalarında havasızlıktan öldüklerinde anca haber olan lânetlilerdir. Onlara gösterilen “vebalı” muamelesi evrenseldir. Tam da bu yüzden eğer bir gün yabancı bir ülkeye yerleşebilirlerse oranın “yerlisinden de yerli” olurlar; kendilerini kabul ettirebilmek için.

 

Mülteciler hastalar gibidir, kimse onlara yaklaşmaktan hoşlanmaz, yanlış bir şey yaptıkları için o hallere düştükleri düşünülür. Otomatik suçluluk hâli onlara uzatılmayan yardım elinin de gerekçesidir. Bencillik cabası tabii. Oysa mülteciler arasında yeni ülkelerinde harikalar yaratmış niceleri vardır. Göç nasıl terk edilen ülke için kayıpsa yeni ülke için döllenmedir.

 

Mültecilik hâli genel olarak hukuksal boşluğa karşılık gelir. Mülteci her çeşit istismara açıktır. Parasal, bedensel istismar mültecilerin canlarını kurtarmak üzere erişmeyi başardığı her yerde mevcuttur. İrili ufaklı pek çok kişinin nemalandığı bu kirli mülteci ticaretinin yıllık cirosu yüz milyar dolarlar mertebesindedir. Sorun, transit geçilen ve iltica edilen ülkelerin, başta istismarı engelleyecek şekilde etkin bir iltica politikasına sahip olmamasıdır.

 

Türkiye, hem mülteci alan hem mülteci veren bir memlekettir, üstelik asırlardır. Memleket toprakları içindeki yer değiştirmeler de cabası. 19. yüzyıl başından itibaren bozulan düzen sonucunda evini barkını terk eden yüzbinlerce Osmanlı vatandaşıyla başlayan dış göç, uluslaşma süreçleriyle birlikte iç ve dış toplu yer değiştirmelere neden olur. Balkanlar ve Kafkasya dalgaları bu çerçeveye dâhil. Göç hareketi, Ermeni tehciri/soykırımı ve Yunanistan’la zorunlu mübadele sonucunda tepe noktasına vasıl olur.

 

Cumhuriyet döneminde, Osmanlının gözde siyasî yöntemlerinden olan zorunlu iskânın kullanılmaya devam edildiğini görürüz. Ne iç ne de dış göç Cumhuriyet döneminde azalır. 12 Eylül darbesi sonrasında giden yüzbinlere bugün yenileri ekleniyor. Bugün Türkiye nüfusunun en aşağı yarısı devletin sunmak zorunda olduğu can ve mal güvenliğini kaybettiğinden, uluslararası insanî hukuk tanımına göre mülteci olabilir.

 

Diğer ülkelerden gelen mültecilere bakarsak, mütemadiyen Batı’ya ayar veren veasırlardır göç alan, göç veren Türkiye’nin ciddî ve bir göç/iltica politikası yoktur. Yegâne dişe dokunur uygulama birkaç ay öncesine kadar Suriyelilere kapının açık olmasıydı. Suriyeliler artık gelemiyor, kapı kapalı. Geçen gün çocuklu ailelerin katledildiği iltica teşebbüsünü unutmayalım.

 

Olmayan iltica politikasının başlıca nedeni 1951 Cenevre Mülteci Sözleşmesi’ne koyulan coğrafî çekincedir. Çekince, iltica konusunda bürokratik kurumlaşmayı ve toplumsal hassasiyeti engellemiştir. Çekince uyarınca Suriyeliler gibi Avrupa dışından gelen iltica talepleri işleme konmaz. Bu insanlara “misafirlik” gibi ne olduğu belirsiz statüler verilir. Geçici koruma - o da sınırdışıyla son bulmazsa -“sana bir üçüncü ülkeye gönderilinceye kadar müsamaha gösteriyorum” demektir. Ancak, mültecilerin çoğu, öngörülebilir bir zaman diliminde memleketlerine geri dönmeyeceklerinden sorunlar çığ gibi büyümeye devam eder.


Bugün laf Suriyelilere geldiğinde mangalda kül bırakmayan Ankara, Körfez savaşları sonrasında ikisi Irak içinde olmak üzere yerinden yurdundan kaçmak zorunda kalmış dört milyon Iraklı’ya kapılarını kapatmıştı.
Ankara’nın ikide birde bencillikle suçladığı gelişmiş ülkelerde 1945’ten sonra şekillenen uluslararası mülteci hukuku, savaş esnasında Avrupa Yahudilerinin mahvolmasına sebep olan uygulama eksikliğinden doğmuştur. Gelişmiş dünya iltica ilkelerini, 1951 Cenevre Mülteci Sözleşmesi’nde kayda geçirir. Bugün Batılı ülkeler sınırlı, eksik ve bencil de olsa hukukî ilkeyi, sivil toplumlarının gözle görülür katkısıyla uygulamaya çalışır.


Türkiye ise hâlâ misafirperverlik, merhamet, müsamaha gibi davranış biçimlerine sahip olmakla övünür. Ne var ki bu davranış biçimleri cemaat içi kurallar dışında evrensel bir hukuka bağlı değildir. Bu ölçüde de cemaat sınırı dışında ve bir raddeden sonra uygulamaları keyfîdir. İnsanî davranışta bulunanın paşa gönlüne kalmıştır. Kâh olur, kâh olmaz. Hibe, sadaka, himaye, zekât gibi…

 

Sınırdışı etmek üzere kurulmuş kamplarda Yunanistan’dan geri yollanan Afganlıları itip kakan memur, ya da Suriyeliyi 20 lira yevmiyeyle çalıştıran işveren muhakkak dinî, millî ve insanî akideleri bütün bir vatandaştır. Ama meslekî ve ahlakî akideleri değil. İşte tam bu nedenden Türkiye’ye ve burada yaşayan yerli, yabancı herkese hukuk gerekir, keyfîlik demek olan misafirperverlik, merhamet, müsamaha değil.

 

Bugün ne içinde bulunduğumuz coğrafyada ne başka bir yerde yaşayan insanlar mültecilik hâlinden azade değil. Ceberut rejimlerin amip gibi çoğaldığı, doğal kaynakların açgözlü insanlığa yetmediği bir gezegende bu gidişle herkes bir gün mülteci olma riski taşıyor. Aklımızda olsun bugün dünyada yaşayan her 113 kişiden biri zorla yerinden edilmiş mülteci!

 

CENGİZ AKTAR  / HABERDAR