Akademisyenin biri 'kibir' diyor, öbürsü 'sinik', beriki 'kullanışlı aptal', bir diğeri 'vatan haini', bir başkası 'bundan sonra ebediyen susmaları gerektiğini' emrediyor, 'sersemler' diyeni var, kibar olanları 'naiflikle' itham ediyor. Kabahatli belli, memleketin başına istisnasız ne geliyorsa, 2010 referandumunda 'yetmezamaevet' diyen, ama sayısı Baskın Oran’ın 2007’de aldığı 31 bin 133 oyu geçmeyen bir 'kitle'nin gafleti yüzündengeliyor. Kanaatlere tesir etme katsayıları ne olursa olsun… Memleket insanının, en okumuşundan en okumamışına, sorunlara daima tek bir kaynak gösterme huyunun nevzuhur ve kullanışlı sürümü.    

Yetmezamaevetçiler yüzünden yargıya el koyma fırsatı elde eden iktidarın önü referandumdan sonra açılmış ve böylece bugünkü fiilî duruma kadar gelinmiş. Ama bu bir yol kazası değilmiş zira temelde iflâh olmaz İslâm varmış,yetmezamaevetçiler İslâm’ın demokrasiyle asla bir araya gelemeyeceğini atlamışlar, unutmuşlar, bilememişler…

Oysa referandumun öncesinde 2002-2005 arasında aynı İslâmcılar çokpartili dönemin tarihinde görülmemiş kadar reformu gerçekleştirmiş. Önceki koalisyon hükümetinin (1999-2002) başlattığı yapısal ekonomik ve politik reformları sadık bir şekilde sürdürmüş. AB ve İMF esinli reformlar Mecliste anamuhalefetin desteğini almış. Sünnî İslâm ile Kürdlerin 1983’ten itibaren kudretlenmeleriyle oluşan toplumsal dinamikler ve genişleyen siyaset alanı bireye, topluma, ekonomiye görülmemiş perspektifler sunmuş. (O kadar ki bugün hâlâ o sabık dönemin artıklarını tüketiyoruz.) İttihat ve Terakki döneminden intikal eden yapay ulus, efsaneler ve ezberler bu reformlar sonucu sorgulanır olmuş. “Ermeni soykırımı” yani bu topraklardaki kötülüklerin anası konusundaki farkındalık o dönemde başlamış. Betondan ulusun, varlıklarını reddettiği tüm etnik ve dinî unsurlara yönelik “açılımlar” 2009’da başlamış. Ama bütün bunlar takiyyeymiş, İslâmcılar memlekette muazzam bir değişim dalgasını sağlayan reformların arkasına gizlenerek sinsice esas hedeflerine yani dinî diktatörlüğe ulaşmaktan vazgeçmemişler. Diğer bir deyişle, bireyler ve toplum bu reformlar sayesinde değişmiş ama İslâmcılar hiç ama hiç değişmemiş.

Yetmezamaevet diyenler referandum esnasındaki siyasî konjonktür üzerine, ben dâhil ziyadesiyle yazdı, konuştu. Uzun uzadıya tekrara gerek yok, arşiv orada duruyor. Şu hususların altını çizmekle yetinelim. 12 Eylül 2010 referandumu, zamanlaması, içeriği ve iddiası itibariyle bir siyasî hakikate karşılık geliyordu. 2002-2005 reformlarının arkasından esen AB rüzgârı artık yoktu. Türkiye kabuğunu kendisi yırtmaya çalışıyordu. 2007’deki anayasa hamlesi sonrasında AKP’nin reform iştahı da kapanmıştı. Özbudun heyeti anayasası bir çırpıda kadük olmuştu. AKP’nin, “demokrasisiz kalkınma modeli”nin dayanılmaz cazibesine kapılmaya başladığı yıldır 2007. İçeride devletin ve paranın tadına varmaya başladığı dolayısıyla iktidarının konsolidasyonuna odaklandığı, dışarıda dünya devletliğine soyunmaya başladığı dönemdir. Keza Hrant’ın katliyle devletin deriniyle tanıştığı ve sonuçta ona dokun(a)madığı nazik bir dönemdir.  

Referandumun Venedik Komisyonu onaylı ve AB uyumu iddialı içeriği darbe anayasasının vesayetinden kurtulma şantiyesiydi; arkadan gelecek yeni anayasaya öncü mahiyetindeydi. Baş kaldıran Ergenekon, Malatya Protestan katliamı, AKP’ye kapatma davası ve diğer darbe iddia ve davalarıyla birlikte okununca, İttihatçı dönemden bu yana akıp gelen bir zihniyetle 12 Eylül darbecilerinin yargılanması üzerinden bir nebze olsun hesaplaşma amacını taşıyordu. Referandumla HSYK’da yapılan değişikliklerin, hemen akabinde istismar edilmesi ve zaman içinde geri alınması ise referanduma evet denmesinden bağımsızdı. Bu tezgâh referandumsuz da gerçekleşebilirdi.

Gelelim referandum sonrasına. 2011’de, Cumhuriyet tarihinde ilk kez toplumun büyük bir hevesle kolları sıvadığı yeni anayasa yapım süreci başlamış, sonuç vermese de dört partili Uzlaşma Komisyonu ezber bozucu tartışmalara, tarihî tekliflerin kayda geçmesine fırsat tanımış, ama yetmezamaevet takıntılı için bunlar önemli değil. Kör, topal, eksik, temelsiz de olsa ateşkes ve ilk ciddî barış inşa olasılığı ortaya çıkmış, bu da önemli değil. Yine bu dönemde iktidarın kimyasını bozan Gezi süreci yaşanmış ama ilgisiz. Yine arada iktidarın kimyasını tamamen bozan 17/25 Aralık ifşaatı yaşanmış ama o da ilgisiz. Recep Tayyip Erdoğan’ın 2013’ten sonra gayet bariz bir siyasî beka sorunu ortaya çıkmış, o da belirleyici değil. Yine arada Suriye’deki hatalı ve tehlikeli politika çökmüş, korkunç sonuçları misliyle memleketin üzerine boca edilmiş, ama o da önemli değil. Ne ters gidiyorsa yetmezamaevetçiler yüzünden olmuş. Kefaretlerinin haddi hesabı yok.

Onlara sayıp söverek memleket meselelerini de çözümlediklerini sanarak rahatlayanlara üç kelâm edeyim:

İlkin “İslâm ile demokrasi asla bağdaşmaz, siz ne zannediyordunuz”, güdük özcü aklın şamatasıdır. Erken Rönesans’tan bu yana süzülüp gelen “İslâm’ın kâinatla uyumsuzluğu” şablonu. Carî anayasanın değişmez maddeleri misali! Bu akıl tutulması İslâmın ve dolayısıyla her toplumsal verinin “verili” olduğuna, dönüşmeyeceğine hükmeden, o ölçüde insan zekâsına hakaret eden tarihdışı ve anti-sosyolojik bir determinizmdir. Oysa ve hele günümüz dünyasında aslolan melezlik ve sürekli dönüşümdür. Aynı düz mantık uyarınca Türkiye’nin siyasî İslâmcılarına bir “İslamî üstakıl” atfetmek, onların iflâh olmaz saplantılarına tarihdışı bir anlam yükleyerek sanki Batı dışı bir icraatta bulundukları anlamına gelir. Erdoğan ve AKP ideolojisi, Batı icadı iktisadiyat ve ulus pratiklerinin en ilkel sürümleriyle dayatılan berbat bir taklitten ibarettir.

Bugün Batı’da, altüst olmuş Arap ve Müslüman memleketler ile Erdoğan sultasındaki Türkiye, “değişmezlik, bağdaşmazlık” şablonunun değirmenine su taşıyor. Buna rağmen Müslümanlar inançlarıyla modernliği birlikte yaşamanın yollarını aramaya devam edecek. Laikleşme yerine sekülerleşecekler, birbirlerini katletmeden birlikte yaşamayı düşe kalka ve çok uzun zaman da alsa öğrenecekler. Esas bunun aksi mümkün değil.

İkincisi, yetmezamaevetçilere öfkelenenlerin atladığı temel bir olgu var: Liderlerin belli bir zaman ve mekân diliminde bir toplumun istikbaline vurdukları damga. Tamamen tesadüfîdir! Lenin yaşasaydı, Stalin yerine Troçki olsaydı, Erdoğan değil de Gül olsaydı… Bu bağlamda referandumdan 3 yıl önce, yetmezamaevete hakaret eden taifeye dâhil olan bir hizip 367 kuralı denilen zırvayı dayatmasa ve Erdoğan cumhurbaşkanı seçilebilseydi bugün böyle mi olurdu?

Üçüncüsü, değişimi siyasete tahvil etme konum ve sorumluluğunu taşıyan siyasî kadroların tasarrufları onların birikimleri, becerileri ve ellerinin altındaki iktisadî imkânlar kadardır. Memleketin ana ideolojisi olan İttihatçılıkla yoğrulmuş bir siyaset dünyasıyla, İbn-i Arabî felsefesinin 18. yüzyılda terk edilmesinden bu yana dökülen, son 200 yıl da Batılılaştırılma sonucu iyice kavruklaşmış Sünnî İslâmla, diğer taraftan soykırımdan geçmiş bir toprakla anca bu kadar olur!  Kaldı ki memlekette hangi iş bir seferde ve sıfır hatayla yapıldı, yapılıyor ve yapılacak ki?  

Seküler demokratlar dün AKP için ne kadar “kullanışlı” oldularsa, elini hiçbir taşın altına koymadan her gayridemokratik icraattan onları sorumlu tutan ve devamlı söylenenler için de bugün o kadar kullanışlılar.    

Özeleştiri bekleyenlere de şu söz: AKP iktidarını 2006’dan bu yana, yani AB işlerini savsaklamaya, başka yerlerde boncuk aramaya ve iktidarını pekiştirirken siyaset alanını daraltmaya başladığından beri eleştiriyorum. Yapabildiğini not ederek; yapmadığını, yapamadığını, tersini yaptığını ve son dönemdeki kâbus faşistleşmeyi faş etmeye çalışarak… Sadece siyaset değil, kalıcı tahribatının her veçhesini. Bizlere hakaret ederek hafifleyenlerin çoğunun farkında bile olmadığı vicdanlardaki, doğadaki, çevredeki, toplumsal dokudaki, komşularımızdaki tahribatı!

CENGİZ AKTAR / HABERDAR