• 20.04.2016 00:00
  • (1529)

Sefir milleti bulunduğu görev yerinde, hele orası konforluysa rahatının bozulmasından hoşlanmaz. Bunun için akredite olduğu ülkeyi kayırmaya ve muhataplarıyla iyi geçinmeye meyyaldir. O yüzden 3-4 seneden sonra sefir değiştirilir, zira hazretler bulundukları yeri “fazla” benimserler. Ama 19. yüzyılda olmadığımızdan ve aksine iletişim çağında bulunduğumuzdan bir sefirin ikili ilişkideki rolü sınırlıdır. Yine de sefir olmak zor zanaattır, ne İsa’ya ne Musa’ya ne Muhammed’e yaranabilirsin. O yüzden de “elçiye zeval olmaz”.

 

Örneğimiz, geçenlerde Cumhuriyet’te Selin Ongun’a konuşan Alman sefiri. Ekselansları dört haftada üç kez Dışişlerine çağrılmaları ve ellerine nota tutuşturulmasıyla gündeme gelmişlerdi. Sefir mülâkatta biraz üzüntü belirtiyor ama sonuçta emir kulu olduğunu ve kaderine boyun eğmesi gerektiğini (“gece çağırsalar da giderim”) biliyor. Esasen “üzüntüsü” bir nevî anlaşılamamışlıktan kaynaklanıyor. Neredeyse Dışişlerine çağrılma nedenlerine hak verecek çünkü kendisi çok anlayışlı bir Türkiye dostu!

 

Almanya ve Türkiye arasındaki farklı siyasî gelenekten dem vururken memleketindeki fikir hürriyeti ve bağımsız yargıya atıf yapıp gayridemokratik Türkiye’yi nasıl da “iyi anladığını” dile getiriyor. (Ne var ki gazeteci Böhmermann konusunda Almanya’nın yargı bağımsızlığı ve fikir hürriyetinden dem vururken hükümetinin 103. madde uyarınca yargılamaya izin vereceğini öngöremediği belli oluyor. Eh, bu sayede nota değil madalya alır artık!)

 

Türkiye’de bir AB sefirinin oryantalizmin ılık sularında yüzmesi doğal tabii ama müstakbel bir AB üyesi konusunda doğal değil. Üstüne üstlük, temsil ettiği ülkenin hükümetinin politikasının aksini söyleyecek hâli olmasa da sorulara cevap verirken ağzından ballar damlaması tuhaf, şirin gözükmek isterken de işin özünü faş etmesi vahim.

 

Nitekim art arda iki soruyla baklalar ağızdan dökülüyor. İlki, Türkiye’deki kesif hak ihlâlleri konusunda. “Türkiye-AB ilişkilerine baktığımızda elinize megafonu alıp, pazaryerine çıkıp Türkiye’deki eksiklikleri ve sıkıntıları sürekli gür bir sesle ortaya koymanın çok faydalı ve anlamlı olacağını düşünmüyoruz” diyiveriyor. Müzakere eden bir ülke ile böyle bir ilişki olmaz. Ses gür değilse başka hesap var demektir.Pek çok emsal arasında 25 Ekim 1995’te dört büyük AB ülkesinin aday Slovakya’nın başkenti Bratislava’da Ankara’dakilere benzer işler çeviren Meciar hükümetine verdiği ayarı hatırlatalım kendisine.

 

İkinci soru Almanya ve AB Türkiye’ye müstakbel üye değil, üçüncü ülke muamelesi yapıyor yorumu için değerlendirmeniz nedir? Fikir zikre bu aşamada dönüşüyor: “Entelektüel olarak bu soruyu anlıyorum. Ama buna vereceğim cevap şu: yanlış. Bunu neden yanlış bulduğumu da kısaca açıklamak isterim. Türkiye’ninkatılım süreci daha uzun yıllar devam edecektir diye düşünüyorum. Türkiye’nin rekabet politikası, tarım politikası vb. konular, AB müktesebatındaki standartlardan çok uzak.” Meali açık: Başka bahara!

 

Pekâlâ sefirin, 1999’dan bu yana istisnasız bütün Alman hükümetlerinin Türkiye’nin AB üyeliği konusunda söylediklerini, yani resmî ezberi tekrarlarken“AB ile Türkiye arasında yapılan 18 Mart tarihinde varılan mülteci anlaşması, masallar diyarına dönerek, AB ile Türkiye arasındaki ilişkiyi ‘uyuyan güzel’ olarak değerlendirirsek bu anlaşma adeta bir hayat öpücüğü oldu demesinin mânâsı ne?AB ilişkisinden bihaber sefirimiz, bulunduğu üçüncü dünya ülkesine aklı sıra moral mi veriyor? Mim koyalım, ekselansları bütün kariyerini NATO’da yapmış bir savunma uzmanı. Türkiye ve bölgeyle ilgili bir birikim görünmüyor özgeçmişinde.

 

Aynı masalın parçası olan vize muafiyetini de pek güzel satıyor: “Biyometrik pasaport, o 72 kriterden birini teşkil ediyor. Türkiye, ‘nisan sonuna kadar bu kriterleri yerine getireceğiz’ diyor. Biz de Avrupalılar olarak bu kriterlerin Türkiye tarafından lâyıkıyla yerine getirilip getirilmediğini kontrol edeceğiz. Dolayısıyla vize serbestîsi gerçek bir tablo.” Çok da nüktedan, “biyometrik pasaportlarınız hazır mı bakiim” diye tatlı tatlı çıkışmayı da ihmal etmiyor. Haftasonu Die Welt am Sonntag muafiyet tanınsa da bunun koşullu olacağını, yani olmayacağını haber veriyordu.

 

Bu yaştaki bir sefirin, maiyetindeki koca sefaretin, Berlin’de Auswärtiges-amt’ın, hadi sefir AB-Türkiye ilişkisinin ayrıntılarına vakıf değil, diğerlerinin vize ve müzakere havuçlarının hiçbir somut karşılığı olmadığını bilmemesi mümkün mü?AB’nin 30 Haziran 2017’ye kadar geçerli 18 aylık iş planını okusalar, ya da hükümetin küçük ortağı müzmin Türkiye karşıtı CSU’nun müzakere alerjisini itiraf edebilseler yeter. Vizeye de gelince, muafiyetin 2017 sonbaharında Bundestag seçimlerinde hükümet partilerini AfD lehine çökertebileceğini hatırlasalar yeter.

 

O zaman nedir bu karşısındakini ahmak yerine koyan oryantalist küstahlık? Nedir bu oyun? Kim kimi neden kandırıyor?

 

Almanya’nın biri orta diğeri uzun vadeli iki stratejisi var. Orta vadede bu şeker AB masallarıyla mülteci geçişlerini kontrol altına aldırabileceği hesabını yapıyor. Oysa Erdoğan rejiminin AB diye bir hedefi yok, vizenin olmayacağını da biliyor. İki beklentisi var; Referandum için seçmende “nasıl da herkese ayar veriyoruz” algısı yaratmak; diğeri AB ile Batı’nın faşist gidişata çomak sokmaması. Bu pazarlıkta Suriyeli ve diğer ülkelerden gelen mültecilerin kontrolü görüntü…

 

Ama uzun vadeli strateji tam da bu açmazlarla bağlantılı: Sefirimiz ne masal anlatırsa anlatsın faşist rejime ses çıkarmayan “Alman AB” Türkiye’nin üyelik perspektifini de gömmektedir. Orta vadedeki mülteci hesabı tutmayacak olsa da… Sonuçta üyeliğin ve vize muafiyetinin akamete uğramasıyla Türkiyelilerin Türkiye’ye ilânihaye hapsolması Suriyeli akımından bile önemli… Diğer bir deyişle mülteci anlaşmasının bekası için uygulanan üç maymun taktiği aslında Türkiye’yi Ortadoğu diktatörlükleri arasına yerleştiren bir stratejiden başka bir şey değil!

 

Bunun bizlere, bölgeye olan ve olacak bedeli mâlum. AB’ye bedelini de artık sefirin Şansölyesi düşünsün.

 

CENGİZ AKTAR/ HABERDAR