• 26.03.2016 00:00
  • (1692)

Boğaziçi Üniversitesi hocası, mezunu bir dolu dostum var. Boğaziçi içine düştüğümüz kapkaranlık mağaradaki ender ışıklardan biri.

 

Üniversitenin öğretim üyelerinden ve 10 Ocak çağrısı imzacılarından Esra Mungan, Muzaffer Kaya ve Kıvanç Ersoy ile birlikte hapse atıldı. Haklarında 1 buçuk yıldan 7 buçuk yıla kadar hapis cezası isteniyor. Üniversitesi ise Esra hocanın tutuksuz yargılanması için seferber. Esra hoca hükümlü olmadan tutuklu ve koğuşunda tecritte, yani tutukluluk süresini ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm bir kişi imiş gibi geçiriyor. Ama bu utanç verici zulüm bir psikoloji hocası için olsa olsa bir makale yazma vesilesi olabilir.  

 

Rektör Gülay Barbarosoğlu önce İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’yla görüştü, ardından geçen Cumartesi Boğaziçi mezunu Başbakan Ahmet Davutoğlu ile görüştü.

 

Sanılmasın ki bu girişimler rektörün tek başına aldığı kararlarla oluyor. Üniversite çapındaki seferberlik ve müzakere sonucunda rektör okulu temsilen yetkililerle görüşüyor.

 

Nitekim Akademik Genel Kurul tam kadro toplandı; toplantıya Boğaziçi’nin darbe sonrasından bu yana seçilmiş tüm rektörleri katıldı ve 450 kişi ortak karar alarak bir bildiri çıkarttı. Çarşambadan beri Esra Mungan’ın tutulduğu Bakırköy Cezaevi önünde üniversitenin akademisyen ve öğrencileri, Adalet Nöbetine başladı.

 

Burada kurumsallık çok önemli. Sarayca atanmış rektörler ve kendilerini rektör zanneden vakıf üniversiteleri patronlarının sultasındaki akademide Boğaziçi bir avuç sahici kurumdan biri. O yüzden istisnasız herkes çocuğunu bu eğitim ve öğretim kurumuna gönderme peşinde…

 

Bir üniversite rektörünün cehaleti methettiği bir ülkede, Boğaziçi’nin kurumsal ilkeli kurumsal duruşu,  hocası, öğrencisi, idarî personeli ve idaresiyle hocalarının tutuklanmış olmasına verdikleri ortak tepkiyi takdir etmek gerek.

 

İyi ki varsın Boğaziçi.

 

#AkademisyenlerinTecridineSon ve esas Akademisyenlerin ifade özgürlüklerini hiçe saymaya son!

 

Mülteci tabiî ki yasadışıdır

 

Çünkü yasanın korumasını yitirmiştir…

 

AB’nin amatör bürokratları geçen hafta sonu Ankara ile kotardıkları anlaşmadan mucizeler bekler hâldeler.

 

Sayısız AB kurum, kuruluş ve üye ülkesiyle birlikte BM Mülteciler Yüksek Komiserliği ve uluslararası uzman stkların dâhil olduğu devasa bir operasyonun hazırlıkları yapılıyor.

 

Esasen “mucize operasyon” Pazartesi başladı ne var ki aynı gün Türkiye’den 1662 mülteci adalara intikâl etti.

 

Kasım ayı sonunda imzalanan benzer bir anlaşma sonrasında sadece Ocak ve Şubat’ta 120.000’den fazla mülteci adalara geçtiydi.

 

Geçişlerin engellendiği ve azaldığı biliniyor ama ısınan havalar neler getirecek belli değil. Çünkü mültecilerin Ege’nin bu yakasında hiçbir istikballeri yok ve bu, dünden bugüne değişmez.

 

Yunanistan’dan geri yollanacaklara gelince, o devasa operasyonun en zor ayağı bu. Kotarılan anlaşma sap ile samanı yani mülteci ile ekonomik göçmeni sürekli birbirine karıştırıyor. 

 

İltica ülkeleri oldum olası mültecileri “yasadışı göç” adı altında ele almayı pek sever. Bu belirsizlik işlerine gelir. Oysa çok iyi bilirler ki canını kurtarma peşinde olan mülteci vize kuyruğuna girmez, tarifeli seferle gitmez. Her yolu deneyerek, kaçar. O yollar da umumiyetle yasadışı yollardır.

 

“Mucize operasyon”un bu zor ayağı uygulamada işlemeyecek. Zira siyasî mülteci ya da iktisadî muhacir arasındaki farkı ortaya çıkaracak hiçbir mekanizma lâyıkıyla çalışmaz.

 

Suriyeliler Yunanistan ve diğer AB ülkelerinde çok kalabalık oldukları ve ülkelerinde Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin değerlendirmesiyle “içsavaş” olduğu için “prima facie evidence” yani “aksi ispat edilmekçe iddiayı ispata yeterli ve geçerli olan karine” uyarınca topyekûn mülteci kâbul edildiler.

 

Şimdi onları geri yollamak için tek tek iltica statüsüne lâyık olup olmadıkları tayin edilecek. Bu,  sayılar göz önüne alınınca olabilecek iş değildir. 

 

Ayrıca Yunanistan’a binbir zorlukla geçebilmiş olanlar, birkaç istisna dışında, geri yollanmamak için sonuna kadar direnecekler. Bu, şimdiden başladı.

 

Kaldı ki geri yollanacakları ülke Türkiye’nin iltica politikası, kurumları, müktesebatı ve tecrübesi yok. Türkiye 1951 tarihli ilticaya ilişkin Cenevre Sözleşmesi ile Sözleşmenin 1967 tarihli protokolüne getirdiği coğrafî kısıtlama nedeniyle Suriyeli ve güney ile doğudan gelen bütün mülteciler için güvenli bir iltica ülkesi değildir.

 

Nitekim dünyada “mucize operasyon” ve geri yollamalar konusunda güçlü itirazlar gelmeye başladı.

 

BM Mülteciler Yüksek Komiserliği, BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, UNİCEF, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, Fransız İltica Dairesi OFPRA, Human Rights Watch, Amnesty International, diğer yanda mültecilerle çalışan ve baştaSınır Tanımayan Doktorlar ile International Rescue Committee olmak üzere onlarca stk bu ilkesiz oldubittiyi reddediyor.

 

Bütün bunlara rağmen bilumum polis/jandarma/asker zora başvurursa kan dökülür. Kan döküldüğü anda da dünya kamuoyu ayağa kalkar, “mucize operasyon” tuzbuz olur.

 

Barış diyeni dövüyorlar

Savaş cereyan ederken barış çağrısı yapmak kadar zor iş yoktur. Defalarca yazıldı, çizildi.

Zorluk Kürd bölgesinde eskisine oranla çok farklı bir mecraya girmiş olan çatışmanın özüyle ilgili.

 

Süregelen çatışma, çatışan Kürdler açısından, adını koyalım, özgürlükten öte, bir egemenlik aracı olarak görülüyor.

 

Çatışan Türkler açısından ise terörle mücadele, vatan bütünlüğü ve Erdoğan’ın başkanlık yolu gerekçelerini harmanlayan bir mecburiyet.

 

Çatışmanın araçsallığı “barış” diyen her çağrıyı boşa düşürüyor.

 

Dahası, savaş çağrısına aykırı olan her barış çağrısı Türk cephesinde gazaya ihanet olarak algılanıyor. Türkiye Türklerindir cephesinin aylardır bir ağızdan söylediği bu. Yoldaki yeni terör tanımı “barış” diyen her vatandaşı bundan böyle şüpheli kategorisine sokacak.

 

Kürd cephesinde ise HDP ve “eski kuşak” Kürdler dışında kalan ve çatışan gençlerin “barış” sözüne olan alerjilerini biliyoruz. Geçende Sur’dan gelen bir gazeteci “barış diyeni dövüyorlar” demişti.

 

Bu şiddet sarmalından nasıl çıkılacak belli değil.

 

Kaygı nedenleri saymakla bitmez: Savaş hafızası çok zayıf olan Türkiye’de savaşın yıkım potansiyelinin hafife alınması; çelişkileri çatışmaya dönüştürmekteki maharet; bununla bağlantılı olarak genetik bir diyalogsuzluk kültürü; memleketin bireysel silâh deposu olması, Irak ve Suriye yüzünden artan silâh sirkülasyonu. 

 

Hayırlara vesile olması beklenemez.

 

CENGİZ AKTAR / HABERDAR