• 23.03.2016 00:00
  • (1842)

Nasıl kaçıştı herkes, nasıl da korktuk. Bir sonraki bombadan, ama aslında birbirimizden…

 

Biçare bir avuç esnaf dışında “korkmuyoruz” diyebilecek pek kimse yok burada.

 

Türkiye boşlukta sallanıyor, insanlar kaçacak delik arıyor ama aslında birbirimizden kaçıyoruz…

 

Zira ortada bir toplum moplum yok, paramparça, parçaları birbirine (şimdilik) ilişmeden duran, birbirine derin nefretle bakan insan zümreleri var. Bugüne kadar birbirine tahammül etmiş ama artık şirazeden çıkmış olan… Her birimiz diğerimiz için bir nevî “canlı bomba” değil miyiz artık?

 

Birlikte değil yan yana duran parçaların her birinin varoluşu diğerlerini yok saymaktan ya da yok etmekten geçiyor mu?

 

Türkiye’nin 2002’den itibaren geçirdiği dönüşüm, eğrisi doğrusuyla, 1923 ve sürdürdüğü İttihatçı ruhun tabuları ve kırmızı çizgilerini bozdu, kurumlarını da yerlerinden oynattı. İçinde bulunduğumuz dönem, 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başında ortaya çıkan kurucu iradenin yoktan var ettiği ulusdevlet ve özelliklerinin her bakımdan reddiyesidir. Tekrar edelim: eğrisi ve doğrusuyla.

 

Cumhuriyetin kamusal alandan tardettiği Kürd ve Sünnî Müslümanların sahici kimlikleriyle kudretlenmeleri, kurucu iradenin bütün sistemini altüst etti. Ortaya saçılan bastırılmış kimliklerin, geri gelen hafızaların yeni bir toplumsal kontrat altında birlikte yaşama iradesini gösterebilmeleri gerekiyordu. Çökmekte olan yapay kurucu iradenin yerine sahici bir kurucu irade gerekiyordu bunun için. Ama bu, seçim kazanmakla iradeyi temsil ettiğini sanan AKP’yi ve tek muktediri fersah fersah aşan bir işti.

 

Nitekim dönüşüm iradesini yeni kurucu iradeye tahvil etmek için gereken kurumlaşma ve vizyon oluşamadı. Farklılıklarımız ve doğal sürtüşmelerimizle ama birbirimizi yoketmeden nasıl yaşayacağımızı tarif edecek olan yeni toplumsal kontrat ya da yeni anayasa yazım süreci iki kez çöktü. Oluşan boşluğu da intikam, kibir ve aşırı özgüven doldurdu.

 

“200 yıllık soysuzlaşmadan kurtaracağım ve 1923 parantezini kapatacağım” iddiasıyla yola çıkınca Cumhuriyet kurumları demokratikleştirilemedi; kâh lağvedildiler, kâh sünnîleştirildiler. Temsil edilen iradenin dışına düşenler ise topyekûn “yabancı” ve “gayrimillî” damgası yediler.

 

Oysa insan hayatı gibi, toplum hayatı da ak-kara değil, gridir daima. Batı’yı aşmak, Cumhuriyetin tabu ve kırmızı çizgilerini aşmak, 1923 Cumhuriyetini külliyen aşmak anlamına geldiği zaman geride hiçbir kamusal alan kalamazdı, kalmadı da. Her toplumda varolan gri tonlar artık yok.

 

“Ya bizdensin ya yoksun”. “Taraf olmayan bertaraf olur”. “Bizden değilsen teröristsin”. “Türkiye’de iki çeşit insan vardır, AKP’liler ve ilerde AKP’li olacak olanlar”.

 

Sonuçta post-1923 randevusu kaçtı, ezber bozucu fırsatlar değerlendirilemedi, zarardan dahî dönülemedi.

 

Türkiye’nin artık ne ufku var ne de dünyaya herhangi olumlu bir mesaj verebiliyor.

 

Lağvedilen ve/veya sünnîleşen kurumlar memleket çapında bir çürüme ve çöküşe işaret ediyor bugün. Ne adap kaldı, ne günah, ne usul kaldı ne yol yordam, ne utanç kaldı ne saygı.

 

Her katliamdan sonra AKP’nin oy oranını ölçenler, katliamlarda öldürülenleri maçta ıslıklayanlar, can verenleri yerli/yabancı diye tasnif edenler, yetkili ama sorumsuz siyaset ile bürokrasinin illallah dedirten beceriksizlik, aymazlık ve pişkinlikleri, her katliam sonrası şüheda, uhuvvet ve tevekkül beyanatı, memleketin doğusunda cereyan eden savaş hâli konusunda derin umursamazlık ve tarafgirlik, memnuniyetle lumpenleşen bir insan kalabalığı… Ve daha nice çürüme ve çöküş emaresi. Bu toprağın tıyneti belki de buymuş…

 

Şimdi görünen o ki bu memleket faşizmini dibine kadar yaşayacak, katharsis de diyebilirsiniz. 1915’ten bu yana biriken günah, zeval, zulüm, kir, pas ortaya dökülmeye devam edecek.

 

Arınma, yüzleşme, hesaplaşma, helalleşme alması gerektiği kadar zaman alacak. O süreyi kısaltmak ne Tayyip Erdoğan’ın başkanlığına ne de bir mucizeye kalmış. Hiçbir mühendislik, hiçbir sihirli değnek katharsisin lâyıkıyla yaşanmasını engelleyecek güçte değil. Başkanlık dayatması derde deva olmayacağı gibi aksine katharsisin hızlanmasını sağlayacak. Darbe de öyle.

 

Gerçekten de intikam şehvetiyle hayat ve siyaset alanlarını boyuna daraltan, gözünü karartmış iktidar katharsisin ta kendisi, ya da en hafifinden ana tetikleyicisi. Türkçesiyle “Allahın sopası”!

 

Katharsis kemale erdiğinde “kalan sağlar” ile 1945 Almanyası’nda cereyan ettiği gibi belki yeni toplumsal kontrat yapılır.

 

O gün gelirse maharet, farklılıkları ve aralarındaki meşru ihtilâfları azdırmadan birlikte yaşamalarına zemin hazırlamak, onları doğru yöneterek çatışmaya ve kutuplaşmaya dönüşmelerini engellemek olacak. Bugüne kadar tarihî, içtimaî, siyasî ve iktisadî bir dolu nedenden ötürü bir türlü beceremediğimiz…

 

Son olarak ve daha üzerine çokça yazmak sözüyle: Katharsis boyunca yegâne ayakta kalma yöntemimiz şefkatten başka bir şey değil.

 

CENGİZ AKTAR / HABERDAR