• 20.02.2016 00:00
  • (1628)

 BM Güvenlik Konseyi daimî üyeleri ABD, Çin, Fransa, İngiltere ve Rusya, ilâveten Almanya sefirleri dün Dışişleri Bakanlığına çağrıldı.

Herhalde Demokratik Birlik Partisi PYD’nin terörist olarak tanımlanmasını talep etmek, Partiyi dışlamak ve askerî müdahaleye açık hâle getirmek amacıyla ellerindeki kanıtları paylaştılar. Aksilik o ki ABD ikna olmamış!

Suriye’ye askerî müdahale için yegâne uluslararası dayanak Paris katliamı sonrası kabul edilen 20 Kasım 2015 tarihli 2249 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararıdır. Ne var ki kararda IŞİD ve klonlarına karşı askerî müdahaleden bahsediliyor. Şam’a veya PYD’ye karşı değil!

Karara PYD’yi dâhil etmek, PYD’nin sahadaki varlığı ve etkinliği göz önüne alınınca imkânsız.

Katliam sonrasında TSK ikna olsa dahî uluslararası hukukî dayanak hiçbir zaman olmayacak.

NATO’nun, Rus uçağının düşürülmesinden sonra “bana güvenip maceraya atılmayasın” telkini Suriye’ye kara operasyonu için de geçerli.

TSK’nın dış müdahale deneyimsizliği ve sahadaki envai çeşit savaşan taraf da cabası.

Bütün bunlara rağmen askerî müdahale olabilir mi? Olur, ama felâket olur.

Enkazı kim devralacak

Demirelli-Ecevitli yıllarda “enkaz devraldık” lakırdısı pek revaçtaydı. Her gelen hükümet giden hükümetin icraatlarından doğan tahribattan şikâyet eder, işler iyi gitmiyorsa nedenini selefinde arardı.

2002’den bu yana böyle bir durum söz konusu değil. AKP tek başına iktidar.

Ne var ki iktidar yorgunluğu ve güç zehirlenmesi sonucu olarak ortada Cumhuriyet tarihinde eşi görülmemiş bir enkaz var. Bu nasıl oldu, hatırlayalım bir kez daha.

2005’ten sonra, öncesinde yapılan reformlar sayesinde AB ile üyelik müzakerelerine başlandıktan sonra o güne kadar yapılan reformlar daha ileri aşamaya taşınmadıkları gibi, kazanımlar geri alınmaya başlandı.

Bugün 2001 öncesinde varolan köhne mevzuatı dahi aratacak bir mevzuatla yönetiliyoruz. 1982 darbe anayasası bile kıymete bindi.  

AKP, kontrolü altına almak isterken kadim devlet kurumlarını yerle bir etti. 2001’den itibaren doğru istikamette dönüşmeye başlayan Adliye, Askeriye, Hariciye, İlmiye, Maliye ve Mülkiye itibarsızlaştırıldı, kurumsal hafızaları boşaltıldı, kurum olmaktan çıkarıldılar.

Erdoğan’ın “davul bizim boynumuzda, tokmak onların elinde” mecazıyla diline doladığı “bürokratik engel”, nobran devleti hatırlatan bürokrasinin asgarîye indirilmesini çağrıştırdığı için kulağa hoş gelse de bürokratik engeli aşmaktan kasıt her türlü danışma, oydaşma, denge, denetim ve düzenlemeden muaf “iş bitirebilmek” demek artık.

Bugün tüm denge/denetleme sistemi külliyen kadük.  

evlet kurumlarının yanında sivil kurumların AB reformları ve bilgi teknolojileri sayesinde elde etmeye başladıkları gücün, yani “açık toplumun” akıbeti de aynı. Gezi itirazında zirve yapan ve durmaksızın hergün bir yerde, farklı nedenlerden yükselen itirazlar iktidarın hedef tahtasında.  Ağzını açan kâh dayak yiyor, kâh gözaltına alınıyor, kâh yok ediliyor.

İktidarın, içi boşaltılmış devlet kurumlarındaki tekeli sivil kurumların üzerindeki baskıyı sürekli artırıyor. 

Bütün bu uygulamaların her uzmanlık, her meslek, her hak, her özgürlük zemininde yarattığı derin tahribatın, konuların uzmanlarınca kayıt altına alınması gerekiyor.

Torba yasaların içine doldurulan yeni düzenlemeler, mahkeme kararlarının infaz edilmemesi yoluyla yaratılan emsaller, tamamen iktidar kontrolündeki yasama ve yargının verdiği kararlar ve bilumum keyfî uygulamanın kaydını, bilgi ve haberin açıkça tahrif edildiği bir ortamda düzenli olarak tutmak ancak uzmanlarca yapılabilir.

Buna koşut olarak siyasî partiler, “gölge kabine” formülüyle enkazın envanterini oluşturmalılar.      

26 Ekim’de seçimden 5 gün önce şunu yazmışım: “kurulacak hükümet kimden müteşekkil olursa olsun bir enkaz devralacak. O yüzden en iyi formül enkazın mimarının enkazın altında kalması…”

Bu senaryo gerçekleşiyor.

Yalnız devran döndüğünde belki daha büyük bir tehlike bekliyor memleketi. Böyle enkazların altından kalkmak burada hep “millî mutabakat” tınılı yönetimlerle olur.

Böyle yönetimlerin de neye benzediğini iyi biliriz.

Yeni anayasa fiyaskosu   

AKP’nin derdinin yeni bir anayasa olmadığı 2007’deki başarısız anayasa girişiminde belli olmuştu.

2011 seçimi sonrasındaki ikinci hamle yeni bir umut ışığı doğurmuş, bu defa sivil toplum var gücüyle yazım sürecine dâhil olmuş, toplantılarda sayfalarca teklif üretilmişti.

Ama sonunda sadece milletvekillerinden oluşan Uzlaşma Komisyonu topluma danışmış gibi yapıp kendi bildiğini okumuştu. Dört benzemezin 25 aylık çalışmasından sınırlı mutabakat çıktı. 

Yine de diğer üç parti AKP’nin başkanlık hedefinden tamamen aksi yönde parlamenter sistemi güçlendiren 39 maddede anlaşabildi. BDP’nin ademimerkeziyetçi teklifleri kayda geçti.

Ama Komisyon’un Kasım 2013’te lağvedilmesi AKP’nin iyice duyulur hâle gelen başkanlık teklifi yüzünden oldu. Komisyon çalışmalarının başında AKP’den böyle bir teklif yoktu.

Komisyon ateşkesin giderek yerleştiği bir ortamda çalıştıydı. Salı günü daha üçüncü toplantıda lağvedilen yeni Komisyon ise son derece gergin bir toplumsal ve siyasal ortamda kuruldu.

Esasen “dostlar alışverişte görsün” misali, “denedik ama engellendik” demek için kurulduğu hızla lağvedilmesinden belliydi. Şimdi bakmayın “üç partiyle devam ederiz” laflarına, tılsım, o da varsa, çoktan bozuldu.  

Meclis başkanı Komisyon çalışmalarının sona ermesinden CHP’yi sorumlu tutarken bu partinin 1982 Anayasası’nın ilk dört maddesinin değişmesini “kırmızıçizgi” olarak tanımlamasını ve başkanlığı tartışmak istememesini gerekçe gösterdi.

MHP de ilk dört madde hakkında aynı şeyi söyler oysa. Keza CHP ve MHP eski Komisyon’da da aynı itirazı yapmıştı, Komisyon lağvedilmemişti.

Diğer taraftan, bu Komisyon daha çalışmaya başlamadan Erdoğan başkanlık sisteminin referandumla halkın önüne getirilmesi gerektiğini, sistem değişikliği konusundaki kararın milletvekilleri tarafından değil millet tarafından alınmasını arzuladığını söylemişti.

Dün de bunu tekrarladı: “Ey parlamentodaki saygın üyeler, gelin bir karar alın. Deyin ki biz millete gideceğiz. Millete gidin. Bakın bakalım millet size ne diyor. Millet ‘evet' diyorsa milletin verdiği karara da uyalım. Burası iş tıkama yeridir. Bu parlamentoya saygısızlıktır. Başkanlık sistemi de inşallah bu şekilde hayata geçecek.”

Şimdi bu aşamadayız. Geçen Cumartesi AKP Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ 2016 yılı içerisinde yeni anayasa için referandum sandığına gidilebileceğini söyledi.

Hani “önümüzdeki dört yıl seçim yok artık işimize bakalım” diyen şaşkınlar vardı ya…

Bundan böyle hedef MHP’den vekil transferiyle referanduma gitmek, referandumdan “evet” çıkarmak ve akabinde, zaten hazır olan başkanlık anayasasını meclise ve memlekete “ben referandumu kazandım millî iradeyi temsil ediyorum” diyerek dayatmak.

Referandumda sorulacak soru herhalde şu olacak: “Anayasamız Başkanlık Sistemini esas alacak şekilde değiştirilsin mi?”

AKP’nin derdi anayasayı başkanlığa uyarlamak. Böylece askerî darbe anayasasından sivil darbe anayasasına geçildiği gün temel hak ve özgürlükler askerî darbe anayasasını dahî aratacak içerikte olacak.  

Hoş geldin Faşist Yeni Türkiye!

CENGİZ AKTAR / HABERDAR