• 13.02.2016 00:00
  • (1631)

 Mülteci pazarlığı üzerine

Erdoğan ile AB’li yetkililer Komisyon başkanı Juncker ve Konsey başkanı Tusk arasında Suriyeli mülteciler üzerine dönen yüz kızartıcı pazarlığın zabıtları yalanlanmadı.

Aksine burada “cumhurbaşkanımız lafı gediğine oturtmuş” havası hâkim. Ezikliğimizin haddi yok.

Oysa kazın ayağı öyle değil. İki husus. İlki, pazarlıkta taraflarca dile getirilen pekçok talep ya gerçekleşmeyecek, ya istendiği gibi olmayacak. Taahhüt edilen 6 değil 3 milyar uluslararası yardım kuruluşları üzerinden verilecek. Erdoğan dün “projeymiş, ne projesi” derken bunu kastediyordu.

Parasal desteğin sorun haline gelmesinin nedenini AB’de değil burada aramak gerekiyor. 29 Nisan 2011’de ilk Suriyeli mülteci kafilesi sınırdan girdiğinde Ankara yurtdışı desteğe ihtiyacı olmadığını söylemiş, Batılı ülkeler de “oh ne âlâ” demişlerdi. Bu iptidaî hamasetin iki nedeni vardı.

Esad rejiminin hızla düşmesiyle Suriyeliler geri döneceklerdi. O nedenle “misafir” diye adlandırıldılar. İkinci neden eğer dışarıdan destek gelirse bu illâki yabancı uzmanların müşahitliği demek olacağından Ankara’nın “üçüncü göz” alerjisi depreşmişti.

Mültecilerin yakında ve belki asla geri dönmeyecekleri belli olmaya başlayınca Ankara başında istemediği parayı istemeye başladı. Hiçbir ciddî kaydı olmayan milyar dolarlık masraflardan bahsetmeye başladı. Yükün paylaşımı ilkesi uyarınca nakdî, aynî destek istemek ayrıca mültecilerin ülkeler arasında dağılımını masaya getirmekte bir terslik yok, aksine ama aşırı özgüvenle üst perdeden söylenen lâfların daima bedeli olur. Yeri gelmişken, yük paylaşımı konusunda Avrupa’yı yetersiz bulurken iktidarın dostları zengin Arap ülkeleri Bahreyn, Emirlikler, Katar, Kuveyt ve Suudî Arabistan’ın “sıfır” mülteci kabul ettiğini bir kenara not edelim.

Mülteci pazarlığında öne çıkan ikinci husus AB üyeliği konusunda AB tarafının burada “iki yüzlülük” olarak adlandırılan İnsan Hakları vurdumduymazlığı. Mülteci pazarlığı Eylül ayında başladığı andan itibaren AB İnsan Haklarını unutmaya razı oldu. Neden? Zira aylardır hatırlattığım gibi artık Türkiye’ye müstakbel üye gözüyle bakmıyor.

Eğer hâlâ müstakbel üye olarak görseydi Kopenhag Siyasî Kriterine uyum konusunda tavizsiz olurdu. Türkiye bugün Mısır, Suudî Arabistan gibi bir üçüncü ülkedir AB için. Bu konum bu hükümetin bu politikaları var oldukça değişmez. Başka bahara…

Avrupa’nın iltica kurumu ile imtihanı

İlticanın uluslararası hukukta yerini alması 1951’dir. Nazi Avrupasında oradan oraya kaçarak canını kurtarmaya çalışan Yahudilerin yüzüne kapanan kapılar birer utanç vesikası olarak hafızalara kazınmıştı. 1945 sonrası dünya düzenine gereken iltica sözleşmesinin temelleri böyle atıldı. Pek çok Yahudi hukukçunun yer aldığı yazıcı heyette Albert Cohen gibi değerli şahsiyetler de vardı.

1951’de Cenevre’de kabul edilen sözleşme bir bakıma Avrupa’nın günah çıkarmasıydı. Bugün 70 yıl sonra Avrupa, tarihini unutmuşa benziyor. Benzer bir mülteci alerjisini 1989 sonrasında eski komünist dünyadan gelebilecek olanlar için göstermiş ama sonuçta kimse gelmemişti. Bugün Danimarka, Macaristan gibi ülkelerde şahit olduğumuz utanmazlıklar bu kıt hafıza kadar refahını paylaşmak istemeyen Avrupa’nın bencilliğiyle alakalı.

Almanya’nın bonkörlüğünün nedenini ise mülteci şefkatinden ziyade bu sayede 21. yüzyılda ihtiyacı olan vasıflı işgücünü böylece karşılamakta olmasında aramak gerek.  

Netanyahu’nun İran hezimeti kulağa küpe olmalı

Yakın zaman kadar ağız dolusu hakaret edilen İsrail ile mutabakat sağlanmak üzere. ABD’li Yahudi kuruluşları ziyaretlere başladı, ortalık süt liman. Bir de özellikle AKP medyasında ve seçmeninde yaygın antisemitizme çare bulunsa iyi olacak.

Dışişlerinin Makyavelleri İsrail ile kotardıkları anlaşmayla ABD ilişkisini düzeltmeyi de hedefliyor olabilirler. Ne de olsa ABD’deki Yahudi lobisinin sözü geçer.

Yalnız önlerinde ders alınması gereken bir İran örneği var. ABD ile mükemmel ilişkileri olan Başbakan Netanyahu Obama yönetimini, en büyük tehdit olarak gördüğü İran’la anlaşmaktan vazgeçiremedi. ABD’de yapmadığı lobi, anlatmadığı masal kalmamıştı oysa.

Şimdi bizimkiler benzer bir lobi faaliyetiyle PYD ve Esad konusunda ABD’yi iknaya çalışmayı düşünebilirler. Ham hayaldir…

İş Cinayetleri

6331 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası çıkarıldığında “işçiler artık ölmeyecek” denmişti ancak Ocak ayında en az 110 işçi yaşamını yitirdi. 2015’te de en az 1703 iş cinayetine kurban gitti. Ölümlerin çetelesini tutan stk’nın websitesini ziyaret ediniz: www.guvenlicalisma.org/

Aynı konuda Adalet Arayan İşçi Aileleri 2012’den beri İş Cinayetleri Almanağı çıkartıyor.  2105 almanağında çalışırken ölen, çalışırken ölmek istemedikleri için direnen ve işlerinden atılan işçilerin, prestijli firmaların sessizce öldürdüğü meslek hastası işçilerin, tarım ve maden işçilerinin hikâyelerine ve Adalet Arayan İşçi Aileleri’nin sürdürdüğü mücadeleye yer veriliyor. Bugün kitapçılarda…

Otoriter uygulamalar

Yağsız etin azamî fiyatı 23 lira 30 kuruş olacak! Yağlı 21.80! Kıyma 32! Kuşbaşı 34’ü geçmeyecek. Marş, marş! Olabilecek en dengesiz, denetsiz, vahşi kapitalizmi uygulamakla övünen, piyasa ekonomisinden dem vuran, Avrupalarda, yatırım gelsin diye road showlara çıkan hükümet planlı/güdümlü ekonomilerdeki fiyat kontrolünü getirmeye çalışıyor. Şirketlere, bankalara kafasına göre kayyum atıyor.  

Keza, sigara içmeme talimatları. Sigara içmek kötü bir âdet, ancak emirle bırakılıyor olması kabul edilir bir şey değil. “Sigara içme özgürlüğü olamaz”  diye kükreyen, nasıl neyin özgür olacağına karar verebilir? Bu kafayla bugün sigara, yarın içki, öbür gün muktedirin hoşuna gitmeyen başka bir davranış yasaklanır. 

CENGİZ AKTAR / HABERDAR