• 10.02.2016 00:00
  • (1584)

 Çöküş alametleri çoğaldı.

Şark’tan başlayalım. 90 yıl sonra “Şark Islahat Planına” geri dönüldü. Davutoğlu’nun Mardin’de açıkladığı “Terörle Mücadele ve Rehabilitasyon Master Eylem Planı” ile Şark Islahat Planındaki cezalandırma, zorunlu iskân, inşaat ve bayındırlık, askerî tahkimat, örfî idare ve asimilasyon boyutları neredeyse tıpatıp aynı.    

Kürdlerin savaştan bıktığını, artık para kazanmak istediklerini ve sorunun “gayrimillî” (ne demekse) Kürdlerden kaynaklandığını varsayıyor iktidar. Oysa hâkim milletin yüz yıldır kavrayamadığı, parayla satın alınamayacak “haysiyet” mes’elesi.

Yeni Türkiye’nin Yeni Şark Islahat Planı’nın akıbeti üzerine daha fazla yazmaya değmez.

Ama planın ana kaidesi olan ve devamlı yakında biteceği söylenen askerî harekât bitmiyor.  Aksine şiddet dozu artıyor. Harekâtın yakında başka yerlere, Yüksekova ve İdil’e sıçrayabileceğinden söz ediliyor. Burada altı çizilmesi gereken, harekâtın basit bir asayiş operasyonu olmadığı, muhtemelen TSK’nın tam kontrolünde cereyan ettiği.

Bölgedeki savaş hâli Kandil bombardımanlarıyla beraber yürüyor. Ayrıca, eğer Erdoğan’ın bahsetmeye başladığı Suriye tezkeresi gerçek olursa Suriye Kürdistan’ını da kapsayacaktır. Bakalım “Fırat’ın batısına geçme sakın haa” tehdidi nasıl uygulanacak.  

Ancak Suriye ordusunun Rusya destekli Halep harekâtı, Ankara’nın tezkeresinin çapını ve müdahalenin cephesini genişletebilir. Bu olasılık karşısında iki hatırlatma yapalım. TSK’nın yurtdışı operasyon tecrübesi yoktur. Suriye de, Kıbrıs’a ve Saddam döneminde Irak’ta PKK kovalamaya benzemez.

İkincisi bu maceraların içerde milliyetçi getirilerini hesaplarken Yunan Cuntasının Kıbrıs macerası ve Arjantin Cuntasının Malvinas macerası sonrasında ne olduklarını hatırda tutmakta fayda var. Sırf muhtemel kaosun boyutlarını öngörebilmek için. 

İktidarın Suriye politikasının topyekûn çöküşünün kanıtı olan Halep muharebesinin bir de yüzbinlerle ifade edilen mülteci boyutu var; ilâveten Türkiye’ye kaçacaklar arasındaki “kelleci” unsur. 

Müflis Suriye politikasından Rusya ilişkilerine gelirsek, düşürülen uçaktan bu yana Türkiye’nin Suriye içinde ve dışında hiçbir ağırlığı kalmadı demek abartı olmaz. Rojava ve PYD/YPG’ye savrulan tehditleri bu gözle okuyunca Türkiye’ye, mülteci kâbul etmekten başka bir görev kalmıyor.

Rusya ve İran’ın Ankara-Doha-Riyad aksına “hodri meydan” dediği, sıcak çatışma durumunda ABD ve NATO’nun Türkiye’ye sözel destek dışında kılını kıpırdatmayacağını bilmek gerek.

Bu “soğukluk” Ankara’nın IŞİD ve diğer radikal gruplarla mücadelede gönülsüzlüğü ve Sünnî temelli uçuk senaryolar üretme ihtirası yüzünden oluştu. Epeydir “çözümün değil sorunun parçası olan, daha fazla hata yapmaması ve zarar vermemesi için kontrol edilmesi gereken bir eski müttefik”.

AB sürecini, AB bağlantılı her girişim ve ilişkiyi artık bu zeminde tahlil etmek gerekiyor. Misâlen mülteci meselesinde AB Türkiye’ye müstakbel bir üye olarak değil sorun üreten herhangi bir üçüncü ülke gibi bakıyor ve onunla bu düzlemde pazarlık ediyor. O kadar!   

İçeride ise, Erdoğan’ın başkanlık stratejisinin anahtarı olan, hükümet kararlarının da dayanağını oluşturan “Kürdler/Cemaat/akademisyenler/gazeteciler/gayrimillilerden oluşan terörist kitlesi” var! Dikkat edilirse bu kitle İttihatçılardan bu yana aynı kitle. Yani AKP’nin değil başka bir gücün tasarrufu.

Son derece ilkel olsa da Türkiye gibi bir memlekette daima geçer akçe olan bu düşmanlaştırmanın taşıdığı potansiyel içsavaştır.

Kutuplaşmalardan yarılmalara, yarılmadan çatışmaya doğru hızla ilerleyen bir insan topluluğuyuz.     

Ne var ki dış politikadaki ölümcül tehlikeyi içerideki çözülmeyle birlikte okuyunca ufukta, en aşağı iki yüzyıllık “devlet bekası” kaygısı beliriveriyor. Zira içsavaş devletin bekasına halel getirir. İçeride ne de olsa yok edilmesi epey “zahmetli” olabilecek koca bir kitle var. Vaktiyle Ermeniler ve Rumlara yapılan kadar kolay olmayabilir! Hadi “çökertme”, “temizlik” başarılı oldu diyelim sonrasında fiilî durum ne kadar sürdürülebilir?

Dolayısıyla, iktidarın, yarattığını sandığı ama derin devletçe yönlendirilen kadim çelişkilerin, açık çatışmaya ve geri dönüşsüz kopuşa dönüşmesinin, yine o devletin bekası için engellenmesi gerekebilir.

Peki, itfaiyecinin çıkarttığı yangın söndürülebilir mi? Söndürülürse nasıl ve hangi itfaiyeci tarafından? Şimdiki “fiilî” veya referandumdan sonra “resmî” başkanlıktan da kuvvetli bir erk midir bu? Böyle bir durumda ülke ne hâle gelir? Derin sorular!

Günün özeti aşağı yukarı böyle… Geriye insanlıktan düşmüş insan güruhu, âtıl devlet kurumları, dünyada “değersiz yalnızlık”, perişan doğal çevre ve tükettikçe tükenen ekonomi kalıyor. Ama ne önemi var…

CENGİZ AKTAR / HABERDAR