• 26.01.2016 00:00

 “Siyaset tek bir adamın alacağı kararlara indirgendiğinde herşeyin düzelecek” varsayımından hareketle, en azından o “Türk tipi başkanlık” sistemi hayata geçene kadar güvenlik ve huzur operasyonu iddiasıyla cereyan eden savaş hâlinin devam edeceğini öngörmek zor değil. Savaş, başkanlığın ve faşist gidişin payandası.

12 Eylül darbesi öncesinde darbeye gerekçe oluşturacak provokasyon ve manipülasyon silsilesi üzerine kitap dolusu bilgi vardır. Bu memleketteki iktidarların “kundakçı itfaiyeci” karakteri kadimdir, sabittir.

Agamben’in altını çizdiği gibi, günümüz iktidarlarının “güvenlik” vaadi, kelimenin Latince etimolojisindeki “sine cura”“endişesizlik” hâlinin tam aksiyle tecelli ediyor. Güvenlik için korku ve terör lâzım! (Giorgio Agamben Hukuk Devletinden Güvenlik Devletine http://medyascope.tv/2015/12/27/giorgio-agamben-hukuk-devletinden-guvenlik-devletine/)

Yalnız bu defa işler daha çetin ve çetrefilli. Kronik yönetim zaafı, Kürdlerin direnişi, dış etkenler, IŞİD, ekonominin durumu, başkanlığın önünü açacağı varsayılan yangını kontrolden çıkarabilir. Kürd bölgesinde bir yanda Kosovalaşma diğer yanda Filistinleşme - ki özel harpçilerin, valilerin müstemlekeci dili ve nüfus mühendisliği bu aşamaya çoktan gelindiğini gösteriyor - ve daha sonra kopuş, ülke çapında kalıcı istikrarsızlığa dönüşebilir.

Diğer cephede Kürdlerin tavrı gayet net. Brüksel’de Aydın Engin’e konuşan Kongra Gel eşbaşkanı Remiz Kartal: “Türkiye demokratik bir ülke olmadığı için, siyasal zeminde bir mücadele imkânı bulunmadığı için ‘artık PKK silah bırakmalı, HDP bu işi alıp götürmeli’ noktasına gelirseniz Kürtleri devlete karşı savunmasız bırakır, perişan edersiniz” diyor. Bu, savaşa karşılık vermek ve direnmek demek.

Barış diyenler böylesine zor bir barışa ve özellikle devlete çağrı yapıyorlar. Sonucunu kestirebildikleri için.

Kamuoyuna gelince. Savaş şimdilik, dilde hakaret, kalpte vicdansızlık, beyinde umursamazlık, eylemde de bölgeyle belirleniyor. Ölenlerin çoğu ya Kürd ya da başkalarının oğlu, kocası, ağabeyi. Haber değeri dahi taşımıyorlar. Batı’daki genel umursamazlık hâli, doğuda süren savaşın bir nevî garantisi… ama şimdilik. Zira savaş er veya geç bulaşır. Üstelik hem savaşsever hem de savaş hafızası çok zayıf olan bir memleketten bahsediyoruz.

Savaşkanlık buradaki insan ilişkilerinin temelinde. Farklılıkların çatışmaya dönüşmesini engellemek için gereken maddî ve manevî altyapıdan mahrum, hastalıklı bir insan topluluğu içinde yaşıyoruz. Farklılar arasındaki anlaşmazlıklar en küçüğünden en büyüğüne kadar, daima çatışmaya varıyor. Bireyselliğin asla desteklenmediği bir zihin dünyası, farklı unsurların da merkezin kontrolüne ve uluslaşmaya kurban edildiği bir siyaset dünyasında anlaşmazlıklar sadece çatışmayla çözülür… yani çözülemez, yok edilmeye çalışılırlar.

Savaş hafızasına gelince, Türkiye Avrupa’da olduğu gibi toprağında büyük savaş felâketi yaşamadı, İkinci Dünya Savaşı’na girmedi. Topyekûn savaşı bilmez. Bu toprakların savaş hafızası çok eskilere gider. Öte yandan, çekilen, çektirilen acıların hesabı hiç sorulmadı. “Gayrimüslimler” ve “Dersim Alevileri” “dosyaları” hafızadan zorla silindi.

Ciddî askerî kayıp verilen Balkan Harbi ve Birinci Dünya Savaşı’nın hafızası ise asırlık. Bu savaşların çoğu artık Türkiye’de olmayan cephelerde cereyan etti. Balkanlardan Anadolu’ya göç etmek zorunda kalanlar intibak etme pahasına kötü hatıraları sildiler. Anadolu’yu birebir ilgilendiren silahlı çatışmalarsa Çanakkale, Doğu Cephesi’ndeki gelgitler ve Kurtuluş Savaşı’dır.

Ama bu savaşlarda kayıplar sınırlıdır. Ermeni Soykırımı’nın yüzüncü yılına karşı “piyasaya sürülen” Çanakkale muharebesinde Osmanlının kaybı, iddia edildiği gibi 250.000 değil 58.000 muharebe, 20.000 de hastalık zayiatıdır. Kurtuluş Savaşı rakamı ise 10.000 kayıp civarındadır. Tarihçiler Enver Paşa’nın marifetiyle gerçekleşen 90.000 civarı zayiat verilen Sarıkamış faciası dışında Doğu Cephesi’nin asker ve sivil kayıplarıyla ilgili ciddî veri olmadığını belirtirler. Ama her hal ve kârda, kılıçtan geçirilen Ermenilerin bilahare intikamına maruz kalmış Vilayet-i Sitte’deki (Bitlis, Diyarbakır, Erzurum, Harput, Sivas ve Van) sivil kayıplar neredeyse o vilâyetlerin nüfusuna eşit olan 500.000 gibi abartılı rakamdan çok uzaktır.

Sonuçta geriye, toplumsal hafızadan silinen korkunç etnik/dinsel temizliklerin hayaleti kalıyor. Hayaletler ise savaş bilincine yetmez. Ama Gayrimüslimlerin, Alevîlerin ve daha yakında Kürdlerin maruz kaldığı tarifsiz adaletsizlikler, yerde kalmış kanlar ve azap içindeAnadolu’nun üzerinde dolaşan ruhlarla hesaplaşmadıkça Türkiye de şiddet ve savaşın esiri olmaya devam edecek.

Yeri gelmişken, 2012’de Meclis İçişleri Komisyonu’nda “Silah Kanun Tasarısı” görüşmelerinde yetkililer Türkiye’de yüzde 15’i ruhsatlı, yüzde 85’i ruhsatsız 17 milyon bireysel silahın bulunduğunu dile getirmişlerdi. Bu her üç erkekten biri silâhlı demektir. Irak ve Suriye içsavaşlarıyla kim bilir bu korkunç rakam ne olmuştur.

HABERDAR/ CENGİZ AKTAR