• 21.12.2015 00:00
  • (1432)

 Soykırımın yüzüncü yılında ne oldu ne olmadı yavaş yavaş bir bilanço çıkartmak artık mümkün. Yine de unutmayalım ki soykırım 1916’da sürer, hatta Hrant ile günümüze kadar gelir.

Bu yıl Türkiye içinde ve dışında sayısız anma, etkinlik yapıldı. Birçok yeni kitap basıldı. Soykırımla ilgili bilgi akışı görülmemiş düzeye çıktı. Yurtdışındaki en önemli gelişme Taner Akçam’ın altını çizdiği gibi Katoliklerin ruhanî lideri Papa’nın Soykırım’ı tanıyan bir açıklama yapmasıydı. Açıklama, işin veçhesini çok değiştirdi ve yine Akçam’ın dediği gibi yüz yıldır adalet peşinde koşan Ermenilere önemli bir moral üstünlük sağladı. Röportaj yurtdışındaki gelişmeleri iyi özetliyor:www.agos.com.tr/tr/yazi/13685/taner-akcam-2015te-kilit-rolu-papa-ustlendi  

Yurtiçinde ise açıkçası memleketin bitmez tükenmez derdi soykırımın gündemde kalmasını engelledi. Ancak unutmayalım ki memleketin üstüne çökmüş olan kâbusun menşei yüzleşilmemiş soykırımdır. Bugünkü melânet Soykırımın yanında hiç kalır, o yüzden bu kadar pervasızca kabullenilir, sindirilir, “hoşgörülür”. Geçen yılın sonunda “1915’e girerken” başlıklı makalede bu süren lâneti işlemiştim: http://t24.com.tr/haber/cengiz-aktar-ermeni-soykirimiyla-yuzlesilmedigi-surece-bu-lanet-uzerimizde-olacak,282092

Çanakkale komedisi, yani iktidarın Soykırımın yerine Çanakkale muharebesini ikame etme çabası fiyaskoyla sonuçlandı diyebiliriz. 24 Nisan münasebetiyle yapılan anma törenlerinin sayısı arttı, anlamları derinleşti. Yıllardır süren hafıza çalışmaları ve çabaları toplum seviyesinde aynı hızla sürdü.  Bilvesile hatırlayalım, geri gelen hafızanın köşe taşlarından biri olan özür kampanyasının üzerinden tam yedi yıl geçti. 

İçerde kayda değer yenilik, adalet arayışlarının somutlaştığı iade talebi girişimiydi. Diaspora’nın adalet arayışı epeyidir soykırımın tanınmasından öteye tazminat/iade talebine doğru evriliyor. ABD ve Fransa’da iki hukukçu heyeti harıl harıl bu muazzam gasp-talan-müsadere tezgâhı üzerine çalışıyor. 2015’in şiarı da zaten “buradayım ve talep ediyorum” idi.  

Bugün Lübnan Antelias’ta sürgünde olan Ermeni Sis Katolikosluğu Sis/Kozan’da bulunan ve belediye adına kayıtlı arazisini talep ediyor. Kilikya veya Sis Katolikosluğu’na ait arazi üzerindeki Ayasofya Manastırı geçmişte kendisine ait olan ve çok olağanüstü koşullar altında iradesi dışında kullanım hakkının kesintiye uğradığı bu mülkiyeti geri almak üzere dava açtı. Ancak gerek geçmişteki yargı kararları, gerek doktrindeki yaygın görüşler dolayısıyla tapu kayıtları hakkında bilgi almak olanaksızdı, dolayısıyla Kozan’daki Kilise mülkünün iadesi mümkün değildi. Böylece iç hukuk yollarını tükendi ve talep etme hakkına yönelik etkili ve başarı şansı olan bir kanun olmadığından 27 Nisan 2015’te Anayasa Mahkemesi’ne başvuruldu.

Türkiye’de ve dışarıda tanıma-tazminat/iade ilişkisine dair şöyle bir önkabul var: “Soykırım tanınmadan Soykırım kurbanlarının torunlarının maddî anlamda tazmin edilmesi mümkün değildir”. Ben, ABD’deki bir takım hukukî gerekçeler dışında bu ilişkiyi anlamış değilim. Bir devlet, tamamen gayrikanunî yollarla ve birtakım hukukî dalaverelerle nüfustan sildiği, geri gelmesini engellediği ve malını gasp ettiği vatandaşlarını, başlarına gelen soykırım ya da başka bir durumla ilgili de olsa, isterse tazmin edebilir. “Bunlar benim vatandaşlarım ya da halefi olduğum devletin vatandaşlarıydılar, yanlış davranıldı ve ben onları tazmin ediyorum, mülklerini iade ediyorum” diyebilir. Tazmin edilen duruma sebep olan hadisenin adının soykırım olarak konulması diye bir şart yok. Dolayısıyla bunu Soykırımın tanınmasına bağlamak doğru değil. Bu, temelde bir hüsnüniyet yani ahlâk sorunudur.

CENGİZ AKTAR / HABERDAR