•  
  • (1651)

 Cumhurbaşkanı iki yıl aradan sonra dün üç temel AB kurumunun başkanlarıyla görüştü. Ziyareti bugünEuropalia Uluslararası Sanat Festivali’nin açılışıyla sürüyor. Festivalin bu yılki konuğu Türkiye (http://europalia.eu/en/home/home_82.html). Erdoğan Europalia açılışına her durumda gidecek ve seçim kampanyası için her şeyi kullandığı gibi bunu da kullanacaktı. Keza Brüksel’de ahaliden oy isteyecekti, ama bu, salon verilmediğinden gerçekleşemedi. Ancak AB kurumları başkanlarıyla görüşme başta programda yoktu. Ne oldu da AB’de epeyidir persona non grata yani istenmeyen adam olan Erdoğan birdenbire kıymete bindi? Ne oldu da işler nispeten iyi giderken AB’li yöneticilerin aynı karede görünmekten kaçındığı, daha sonra ise Türkiye’nin berbat demokrasi karnesi yüzünden Brüksel’e davet edilmeyen Erdoğan, aranan adam oldu? Bu duruma Suriye mülteci krizi ve Avrupa’nın bu krizi yönetmekteki klasik zorluğunun vesile olduğu açık. Başta Almanya olmak üzere Avrupalı karar vericilerin Erdoğan’la konuşarak çözüm arama yolunu benimsemeleri. Ancak beyhude.

Avrupa’da ve Türkiye’de pek çok gözlemci Erdoğan’ın Yunanistan ve Bulgaristan’a doğru vanaları açtığını ve bir anlamda Avrupa’da dolaylı olarak mülteci krizi yarattığını sanıyor. Gerçekten de mülteci kaçakçılarına göz yumulmuş olabilir, üstelik şu zor ekonomik zamanlarda yeni bir iş kapısı hâline gelen bu insan ticaretine olumlu gözle bakılıyor da olabilir. Ancak göç etmeyi kafasına koymuş bir insanı kimse hedefini er veya geç gerçekleştirmekten alıkoyamaz. Göç teorisinin altın kurallarındandır. O yüzden mülteci akımlarını duvarla, silahla, vali genelgesiyle filan kontrol etmek mümkün değildir. Keza Suriyeliler buradan, birkaç kampta yedirilmek içirilmek dışında ciddî, kapsamlı bir mülteci politikasından yararlanamadıkları için kaçıyorlar. Dikkat edilirse Bulgaristan’a, Yunanistan’a, Makedonya’ya, Sırbistan’a geçiyor ama oralarda da kalmıyorlar, geleceklerini garanti altına alabilecek Batı Avrupa’ya gitmeye çalışıyorlar.

Türkiye’nin olmayan mülteci politikasını Brüksel temasları çerçevesinde AB ile görüşerek ve derhal değiştireceğini beklemek abesle iştigaldir. İşin ironisi de şu ki, 1951 Cenevre Mülteci Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafî çekince uyarınca Suriyelilere ve Avrupa dışından gelen kimseye mülteci statüsü tanımayan Türkiye’nin bu çekinceyi kaldırması bir AB müktesebatına uyum taahhüdüdür! Aynı çerçevede AB tarafının teklif ettiği malî kaynağın ancak BM Mülteciler Yüksek Komiserliği üzerinden verileceğini ve Ankara’nın da bunun içerdiği dolaylı kontrole razı olmadığını hatırlatayım. Ankara’nın Özal zamanında Iraklı Kürtler için uyguladığı güvenli bölgenin Suriye içinde kurulması ise Kürt-Türk savaşı sürdükçe ham hayaldir.

Bir başka ironi, 3/4 Ekim AB ile üyelik müzakerelerinin başlamasının 10. yıldönümüydü. Bu kadar uzun müzakere eden başka bir ülke yok. Ama Erdoğan Brüksel’e müzakerelerin bekasını konuşmaya gitmedi. Orada da müzakere eden aday bir ülkenin yöneticisi olarak kabul edilmedi. Şahsında hükümete yöneltilen demokrasi zaafları konusundaki klasik birkaç lakırdının dışında Erdoğan bundan böyle tamamen üçüncü ülke statüsüne düşmüş bulunan Türkiye’nin yöneticisi. AB Putin gibi bir otokratla ile nasıl Ukrayna konuşuyorsa Erdoğan gibi bir otokratla da Suriye konuşuyor. O kadar.

Ne var ki Erdoğan’la sadece Suriyeli mülteci krizine odaklanarak soruna çözüm bulacağını zanneden AB, Türkiye’nin içinde bulunduğu vahim siyasî duruma bir aday ülkeyle yapması gerektiği gibi müdahil olmaktan kaçınarak, kırılmakta olan fay hatlarının sonucunda ortaya çıkacak Türkiyeli mülteci akımına çanak tuttuğunun farkında bile değil. 1980 ve 1990’larda olduğu gibi millet kapılarına dayanınca anlayacaklardır.

[email protected]

[email protected]