• 8.02.2015 00:00
  • (1745)

 Yakın tarihin sayısız yüzkaralarından 6/7 Eylül 1955 Gayrimüslim Pogromunun 60. yılıydı. Devlet güdümünde icra edilen (bkz. emekli asker Sabri Yirmibeşoğlu’nun itiraf gibi beyanı) bu şiddet ve eziyet patlaması memleketin gündemine 10 yıl önce girdiydi. Bir avuç insan, Dilek GüvenKorhan Gümüş,Cengiz ÇandarAli BayramoğluAyhan Aktar, bendeniz, Tarih Vakfı, Karşı Sanat Galerisi yöneticisiFeyyaz Yaman Pogromun 50. yılı münasebetiyle ve o zamanki nisbeten özgürlükçü ortamı değerlendirerek bu büyük ayıbı hatırlamak ve hatırlatmak üzere merhum Tümamiral ve hukukçu Fahri Çoker’in o günlerde biraraya getirdiği, olayları konu alan fotoğraflarından bir sergi gerçekleştirmişti. 1955’ten bu yana yapılan ilk kamusal anmanın mâlum eşhas tarafından basılabileceğini Emniyet’e bildirip koruma istenmesine rağmen sergi yine de polisin gözü önünde basılmış ama cana zarar gelmemişti.

Ertesi gün Vatan’da sergi ve saldırı ile ilgili şöyle yazmışım: “Yaşlı ve acı dolu fotoğraflara, hayatın antik çağdan bu yana simgesi olan yumurta ile saldırı trajikomikti. Kalabalık ziyaretçi kitlesi olan bitene kulak asmadı. Saldırganlarla ziyaretçiler arasında ancak dünyalılarla marslılar arasında olabilecek bir ilişki göze çarpıyordu. Serginin böylelikle enteraktif bir hale geldiğini, yumurtalı saldırının bir yerleştirme çalışması olduğunu ve esasen 1955’teki şiddeti kısaca yaşatması açısından son derece başarılı olduğunu dile getirenler oldu. Sergiyi gezen başkonsoloslardan birisi saldırı sonrasında olayı şu anlamlı ifadeyle özetledi: ‘1955’teki şiddet ortamında Fahri Çoker gibi adil adam pek azmış, bugün ise şiddet taraftarları bir avuç, buna karşılık olayları öğrenmek isteyen gençler ve bu acıları hatırlamak üzere burayı dolduranlar çoğunlukta.’ Saldırı belli kesimlerde sabitleşmiş toplumsal paranoyayla ve lumpenmilliyetçilikle alakalı olsa da hukukî, siyasî ve sosyolojik anlamlarla yüklü. İlkin hukuk sistemimizde ırkçılık ve her türlü etnik ayrımcılığı men eden ve bunlarla mücadele edilmesini sağlayacak güçlü yasalar daha yok. (…) Sütten çıkmış ak kaşık olduğumuz ve tek mazlumun biz olduğu intibaı o kadar yaygın ki böyle yasalara ihtiyaç olmadığını düşünenler çoğunlukta.

  1. yıldönümde 6/7 Eylül artık Türkiye’de, en azından İstanbul’da bilinen bir olay. Sırada Rum varlığını bitiren 1964 Rum Sürgünü ile bütün diğer toplu katliam ve eziyet var. Hele Ermenilerin katliamının 100 yıl önce arşa erdiği şu günlerde.
  2. yıl münasebetiyle İstanbul’da bir dizi etkinlik yapıldı. Adalar’da ilk kez olayların yerel boyutunu gündeme getiren bir sergi açıldı. Nitekim olaylarda Büyükada ve Heybeliada’da sekiz manastır ve kiliseyle, tamamına yakını Gayrımüslimlere ait 125 dükkân, ev, eczane, otel, lokanta ve gazino tahrip ve yağma edilmiş. İlk sergiye ev sahipliği yapan Karşı Sanat bu defa da İstanbullu Rum fotoğrafçı Dimitri Kalumenos’un sergilenmemiş fotoğraflarını gün yüzüne çıkardı. 24 Eylül’e dek görülebilir. Bir diğer ve fevkalâde önemli girişim Atina merkezli İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu’nun (İREP) TBMM’ye çağrısıydı. 6/7 Eylül’ün kınanmasını, zararların tazmin edilmesini, memlekette kalan bir avuç Rum vatandaşın varlığının korunmasını ve ayrılmak zorunda kaldıktan sonra vatanlarına geri dönmek isteyenlerin vatandaşlık ve geri dönüş işlemlerinin kolaylaştırılmasını talep etti İREP. Tabiatıyla çağrısı hiçbir karşılık görmedi.

Bırak kınamayı, yukarıda adını ettiğim ırkçılığı, ayrımcılığı, nefret söylemini cezalandıran yasalar hâlâ yok, var olan yetersiz veya uygulanmıyor. Türkiye’de Gayrimüslimler hiçbir zaman vatandaş olamadılar, ödedikleri vergiler onlara daima şiddet olarak geri döndü. Maruz kaldıkları ayrımcılık, bir iki sembolik iyileştirme dışında tüm şiddetiyle devam ediyor. Eskiye oranla tek ama devasa bir farkla: Yüzyıldır maruz kaldıkları ayrımcılık ve şiddet artık dönüp, onlara bu acıları yaşatanlar başta olmak üzere, herkesi vuruyor. Azınlıkların çoğaldığı yer Türkiye.

[email protected]

[email protected]