• 31.10.2014 00:00
  • (1649)

 Erdoğan’ın çarşamba günkü 29 Ekim kabulü, zaman, mekân, beyan ve aktörleriyle 1923’te kurulan yapının çözülmesinin eşsiz, mükemmel bir simgesiydi. 2002’den itibaren geçirdiğimiz dönüşüm, eğrisi doğrusuyla 1923 ve sürdürdüğü İttihatçı ruhun tabuları ve kırmızıçizgileri kadar kurumlarını da yerlerinden oynattı. İçinde bulunduğumuz dönem, 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başında ortaya çıkan kurucu iradenin yoktan var ettiği ulus-devlet ve özelliklerinin her bakımdan reddiyesidir. Ama eğrisi ve doğrusuyla. Cumhuriyetin kamusal alandan tardettiği Kürt ve Sünnî Müslümanların bu kimlikleriyle kudretlenmeleri kurucu iradenin sistemini altüst etti. Ortaya saçılan kimliklerin, geri gelen hafızaların yeni bir toplumsal kontrat altında birlikte yaşama iradesini göstermeleri gerekiyor. Bu, AKP’yi ve tek muktediri fersah fersah aşan bir iş. Hele ki “1923 parantezini kapatacam” derken Cumhuriyet kurumlarını demokratikleştireceğine kâh lağveden kâh sünnîleştiren bir hükümet etme biçimi varken.

İnsan hayatı gibi, toplum hayatı da ak-kara değil, gri daima. Cumhuriyetin tabu ve kırmızıçizgilerini aşmak, 1923 Cumhuriyetini külliyen aşmak anlamına geldiğinde geride hiçbir kamusal alan kalmadığı gibi, toplumda varolan tüm gri tonlar da yok sayılıyor. Dönüşüm iradesini kurucu iradeye tahvil etmek için kurum ve ufuk gerekir, kibir değil.

BARIŞ KİMLE MÜZAKERE EDİLİR

Tabii ki otoriter hükümetlerle müzakere edilir, bu neredeyse bir totolojidir zira demokratik hükümetler itirazı, çelişkiyi çatışmaya dönüştürmeden yönetmesini bilirler! Demokratik olup da itiraza kibirle karşılık verenler de dönüp dolaşıp masaya otururlar. Ama dünyadaki barış inşa süreçlerinin ezici çoğunluğu demokratik olmayan, kendi bildiğini okuyan, muhalifi hiçe sayan otoriter hükümetlerin çatışma yorgunluğu ve çatışmadan sonuç alamamaları sonucunda masaya oturmalarıyla müzakere edilir.

Pekâlâ, müzakere kalıcı barışın teminatı mıdır? Elbet de hayır. Demokratik altyapısı olmayan barış tıpkı burada olduğu gibi ateşkesten ibaret olur, ateş de er veya geç yeniden başlama potansiyeli taşır. Ya da iş ayrılıkla biter. Kürt meselesinde bu senaryoyu artık asla gözardı etmemek lâzım.

“BİZİ YÖNETEN HASTALAR”

1996’da Fransa’da yayımlanan bir kitabın adı. 1996, cumhurbaşkanı seçildiğinden bu yana prostat kanseri teşhisini gizleyen Mitterrand’ın vefat ettiği yıl. Kitapta, kariyerinde pek çok yönetici tedavi etmiş olan bir hekimin tesbit ettiği üç saplantı: Genelde paramedikal tıbba duydukları güven, sağlık durumlarının yaptıkları işle ilgisi olmadığı iddiası ve ciddî sağlık sorunlarının sonuçlarının yönettikleri ülke veya kurumun istikbaliyle ilgisi olmadığı iddiası. Batı, Doğu, demokrat, otokrat fark etmiyor yönetici, İskandinavya istisna, hastalığını gizliyor. Ama acelesi ve tarihe geçme saplantısıyla açık ediyor kendini. Putin biyografisi yazan Richard Johnson, “3 yıl ömrü kaldı; ülkesinin sınırlarını genişleterek, öldüğünde kahraman olarak anılmak istiyor” demiş. Arkadan gelecek cümleyi siz kurun!

1964 RUM TEHCİRİ

Bugün ve yarın İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde “1964 Sürgünleri: Türkiye Toplumunun Tek Tipleştirilmesinde Son Dönemeç” başlıklı bir uluslararası konferans var. Tehcirin ellinci yılı münasebetiyle yıl içinde ve ilk kez yapılan etkinliklerin sonuncusu. Konferansta tehcir kararına giden yolda Kıbrıs meselesinin payı, Gayrimüslim düşmanı hukukî altyapı, Türkiye ve Yunanistan basının duruşları, kovulanların travmaları incelenecek.

1964 Tehciri betondan, türdeş ulus tasavvurunun ulaştığı tepe nokta, diğer bir tarifle etnik temizliğin son aşamasıdır. Bilinmesinde ve hatırlanmasında aklen ve vicdanen fayda var.

Programa erişmek için: (www.facebook.com/istanbulbilgiuniversitesi/posts/864432853597154)

[email protected]

[email protected]