• 17.05.2013 00:00
  • (2600)

 Reyhanlı saldırısı üzerine daha çok düşüneceğiz. Hükümetin kriz idaresinde tercih ettiği haber ve bilgi karartması üzerine de... Cumhurbaşkanı üzerine düşeni yaptı. Taraf da öyle.


Hükümetin nükleer bilinç seviyesi

Nükleer Türkiye’de bilinen bir konu değil, ama buna rağmen halkta, muhtemelen nükleer kazalarla bağlantılı, derin bir kuşku hâkim. Bu kuşkunun giderilmesi için başta Başbakan olmak üzere hükümetin planlı programlı bir kampanyayı uygulamaya koyduğu anlaşılıyor.

Başbakan’ın bu aralar önüne gelen her mikrofonda nükleer konusuna girdiğini görüyoruz. Hükümetin iletişim stratejisinin iki temel argümanı var: Enerji açığı ve ithalatına giden para, ikincisi nükleerin riskine atfen hayatta her şeyin tehlike arzettiği ve bunun o şeyi reddetmek için yeterli neden olamayacağı.

Enerji açığı ve ithalatı konusunda Başbakan’a göre hesap şu: “Şu anda enerji ihtiyacımızın yüzde 72’sini yurtdışından karşılıyoruz. Nükleer santraller devreye girdiğinde, şu an ithal ettiğimiz doğal gazın üçte birini ithal etmemize gerek kalmayacak. Yıllık 7,2 milyar dolarlık doğal gaz ithalatının önüne geçeceğiz.” Kulağa hoş geliyor ama kazın ayağı öyle değil. Zira nükleer öpücükle alınmıyor, sanıldığı gibi ucuza da maledilmiyor.

Nükleer ekonomisi uzmanı Erhun Kula’nın Zaman’daki makalesinden: “Bazı çıkar çevreleri Türkiye’de 5.000 megavatlık bir tesisin üç milyar dolar civarında kurulacağını iddia ediyor. Tamamen yalan. İngiltere’de 1.200 megavatlık bir tesisin maliyetinin en az sekiz milyar dolara çıkacağı hesap ediliyor. Nasıl olur da bundan dört misli büyük bir tesis ülkemizde sadece üç milyar dolara yapılabilir? Gerçek maliyet 30 milyar dolar civarında olacak.”


“Nükleer enerjinin ucuz olduğunu çıkar çevreleri sık sık dile getiriyor. Bağımsız bilirkişilerin yaptığı hesaba göre bir kilovatlık nükleer elektriğin ön maliyeti kömür ile üretilen elektriğin toplam maliyetinden yüzde 57 daha fazla (International Energy Agency, Energy Policy in IAE Countries, OECD, Paris 2005). Ön maliyet diyorum zira bu hesaba miadı dolan santrallerin sökülmesi ve nükleer atıkların binlerce yıl depolanma maliyeti dâhil değil. Eğer bunları da eklersek nükleer enerjinin maliyeti dudak uçuklatacak seviyelerde.”

Gelelim nükleerin riskine ve Başbakan’a kulak verelim: “Tabii ki Fukuşima’da ölenler hakikaten gerek Japon halkının gerekse hepimizin yüreklerini dağlamış. Ama bunlar tabii ki olan, olabilecek olaylardır; ama hayat devam ediyor ve şimdi daha ileri teknolojiyle bu noktada çok daha ileri, başarılı adımlar atılıyor.” Bilinç seviyesine bakar mısınız?

İki husus: Greenpeace’in verdiği bilgilere göre Fransız Areva ile Japon Mitsubishi işbirliğiyle üretilenAtmea-1 reaktörü şu âna kadar dünyada hiçbir ülkeden onay almadı. Türkiye, aynen Akkuyu’da olduğu gibi hiçbir ülkede onay almamış bir teknolojiye kobaylık yapacak. Proje sahibi ülkelerde olmaması nükleer güvenlik kültürü olmayan ülkelere “kakalanıyor” demek.

İkincisi, ne öneriyorsun diye soracak olanlara: WWF Doğal Hayatı Koruma Vakfı’na göre,Türkiye’nin mevcut elektrik ihtiyacının tamamının 790 km2 yani yüzölçümünün binde biri kadar bir alana yayılacak güneş panelleriyle karşılanmasının mümkün olduğu belirtiliyor. 2050 yılında ise bunun aşağı yukarı iki misli kadar yani iki Atatürk Barajı kadar alana karşılık gelen güneş paneli... Var mısınız?


Danışsız, denetsiz, düzensiz

Başbakan’ın diline doladığı bir diğer konu “bürokratik engel”. Nobran devleti hatırlatan bürokrasinin asgarîye indirilmesi kulağa hoş geliyor tabii. Ancak çok dikkat etmek lâzım: bürokratik engeli aşmaktan kasıt her türlü danışma, oydaşma, denetim ve düzenlemeden muaf iş yapabilmek demek.

Misal Kamu İhale Yasası. Nisan 2002’de koalisyon hükümetince yapıldı. 11 yılda 18 kez değiştirilerek kuşa çevrildi. Şeffaflıktan külliyen uzak, herhangi çağdaş bir kamu ihalesi kıstasını içermeyen, biçilmiş kaftan bir yasa hâline geldi. Yasa, vergi mükellefinin (hükümetin değil)cebinden çıkan 2012’de 94,4 milyar TL mertebesine ulaşmış bir harcamayı yönetiyor.

Bu meblağın 7,1 milyarı “ihale usulü dışı istisna” yoluyla, 10,6 milyarı da “doğrudan temin”yoluyla gerçekleşti. Yasanın icracısı Kamu İhale Kurumu’nun özerkliğine, diğer düzenleyici ve denetleyici dokuz kurumun özerkliğiyle birlikte Ağustos 2011’de son verildiğini de hatırlatalım.

Anlaşılan hükümete bu kadar mevzuat bile fazla geliyor ki yasayı 19. kez değiştirecek. Taslakta zaman kaybetmeme bahanesiyle oluşturulan ihalesiz alımlarda limit 147.633 TL’den 250.000 TL’yeyükseliyor. Aşırı düşük tekliflerin belgeli açıklama zorunluluğu kalkıyor. Yani bir yemin kâfi! Canalıcı bir yenilik de usulsüz ihalelerde şikâyet hakkını dosya masrafıyla kısıtlama.

Türkiye’nin tekseçicisinin sorgusuz, sualsiz talimatla idare etme muradı işte böyle icra ediliyor.

*


Not:
 Salı yazısı 17 Haziran 2011 tarihliydi.


[email protected]