Balyoz Davası kararı etrafında dönen tartışmayı ibretle izliyorum. Kanıtlarının sakat olduğu varsayılan iddianamenin darbeci çıraklarını aklaması gerektiğini neredeyse yeni bir iddianame hâline getiren askerperver cenahın gerekçelerini dinliyorum. Hükümetin icraatlarına karşı olup siyaset üretmek yerine askerden ve darbeden medet ummak nasıl bir akıl fukaralığıdır? Zihniyetin kolay değişmediğini bilirdik ama bu kadarı el insaf!

Mesele herhalde askeriyenin söz sahipliği ve bunun zihinlerdeki berrak konumu. Türkiye’de askerin siyasete karışması o kadar kanıksanmış ki darbe fiilî yoksa ki o da daha yeni, askerin kelâmı görmezden gelinebiliyor, yorum olarak kabul edilebiliyor. Son Anayasa değişikliğinden sonra gelinen yer, askeriyenin darbe dışında her şeye uluorta istediği lafı etme hakkını muhafaza etmesi. Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla balyozculardan Çetin Doğan’ın “Başbakan aşağılanmalı” talimatı veyaİbrahim Fırtına’nın “TBMM üzerinde baskı kurulmalı”“Ege uçuşları arttırılsın, gerginlik tırmandırılsın” yollu, seçilmiş meşru otoriteyi hedef alan beyanları demokratik bir ülkede haklarında adlî işlem başlatılması için yeter ve artardı. Darbe teşebbüsüne bile ihtiyaç yoktu. Şimdiki Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’in Kürtçenin kamusal alanda kullanımını uygun görmediğini belirten beyanı için de bu böyle. Kaldı ki başkanın uygun görmediği düzenlemeler hükümetin 4. Yargı Paketi’nde anadilde savunma hakkı dâhil olmak üzere kamu hizmetlerine anadilde erişim ile yasalaşmak üzere.

Bu garabet siyasî otoriteyi rahatsız etmiyor. Misâlen eylül sonunda Kanal 7’deki monologundaBaşbakan, 27 Nisan 2007 muhtırasıyla ilgili şöyle bir beyanda bulunabiliyor: “Darbeleri Araştırma Komisyonu belki beni de çağırabilir, daha bir şey yok. 27 Nisan’ı ben muhtıra olarak görmek istemiyorum, bir yaptırımı yoktu onun. Sadece bir açıklama yapmışlardır, bildiri okumuşlardır, ertesi gün hükümet ânında gerekli değerlendirmeyi yaparak asıl muhtırayı hükümet yapmıştır.” Hükümetin verdiği siyasî cevabı muhtıra olarak değerlendirmenin yersizliğini bir tarafa not edelim. Hükümetin cevabını vermeden muhtıranın akabinde toplumdan gelen muazzam tepkinin unutulmasını da. Ama ifadedeki en sorunlu taraf askeriyenin siyasî açıklama yapmasının olağan bir faaliyet varsayılması.

Gelişmiş bir demokraside askerin siyasî beyan verme hakkı olmaz. Verdi diyelim, silahlı bir kurumca verilen beyan başka bir kurumun verdiği beyanla eş tutulamaz. Hele o silâhlı kurumun bu memlekette silâhlı müdahale babında vahim ve yüklü bir geçmişi var ise.


Eksik askersizleşme

Geçtiğimiz 4 nisanda başlayan Evren-Şahinkaya davasının ardından gelen 28 Şubat darbe soruşturması ve Meclis’te kurulan 12 Mart ile 27 Mayıs darbeleri araştırma komisyonu sayesinde 27 Nisan muhtırası dışındaki tüm darbelere el atılmış durumda. Onyıllardır adalet bekleyen mağdurlar için, darbe karanlıklarında kaybolmuşların yakınları için ayrı yerleri var bu davaların.

Türkiye darbecisiyle hesaplaşma konusunda daha toy. Tek parti dönemi sonrasında darbeye yeltenenlerle toplum değil, muktedirler hesaplaşmıştı. Mesele askeriyenin siyasetteki meşruiyeti değil, darbelerin zamanlaması, üslubu ve küstahlık boyutlarıydı. Nitekim adlî süreçler sonucunda verilen cezalar hiçbir şekilde askeriyenin kamusal alandaki siyasetüstü meşruiyetini hedef almadığından darbe âdetinin önü alınamadı. Bugün de, bir anlamda benzer riskler mevcut.

Türkiye’de asker seçilmiş sivil otoritenin kontrolü altında değil. Malî özerkliği, paralel hukuku ve askerî konularda tek karar verici olması, birkaç yeni düzenleme dışında genel itibariyle devam ediyor. Diğer bir deyişle, darbecileri ve darbeci çıraklarını yargılayıp hapse yollamakla askersizleşme bitmiyor, başlıyor.

Askersizleşme ve demokratikleşmenin teorisyenlerinden, İspanya eski Savunma Bakanı Narcis Serra,İletişim’den çıkan Demokratikleşme Sürecinde Ordu kitabında şöyle ikaz ediyor: “Ordu, olası askerî darbeler açısından artık bir tehdit oluşturmadığı zaman konsolidasyonun sonuna gelindiği sonucuna varamayız. Silahlı kuvvetleri demokratik sisteme uygun hâle getirmek, hükümetin güvenlik politikasını ve askerî politikayı belirlemesi, uygulaması ve aynı zamanda silahlı kuvvetleri devlet idaresine, devletin diğer kuvvetleriyle diyaloga giren bir kurum olarak değil, onun herhangi bir parçası gibi entegre etmek demektir.”

Bunları gerçekleştirebilmenin önkoşulunu da şöyle veriyor: “Siyasî partiler arasında, kendi duruşları için silâhlı kuvvetlerin desteğini aramayacaklarına dair bir anlaşma, reformların başlaması için bir önkoşuldur, zira yaranmaya çalışılan bir orduda reform yapmak zordur.” Hükümetin“kendisine yakın asker” politikasının akıbetini tarif ediyor Serra.

Darbeseverlerle darbesevmezlerin indinde askeriyenin kamusal yeri farklılaşmış değil daha.

[email protected]