Orta Doğu ile ilgili yapılan en büyük hata tüm Orta Doğu’yu aynı tipte yönetim ve toplumlardan oluşuyor zannetmektir. Bu aynı zamanda neredeyse hepimize sirayet etmiş olan oryantalist bakış açısının bir sonucudur.


Orta Doğu’da istikrarsızlıkların olduğu doğrudur ve bu istikrarsızlığın bir nedeninin olması mümkün değildir, bu tür uzun soluklu istikrarsızlık sonuçlarının elbette birden fazla sebebi vardır. Ancak tek bir nedene indirgemek zorunda kalsak, Orta Doğu’daki istikrarsızlık ve gerilimin nedeninin suni girişimler olduğunu ifade edebiliriz. Bu suni girişimler de sadece siyasi ve ekonomik temelli değildir daha çok kültüre, kimliğe bağlıdır. Kültür ve kimlik oluşumunda ise en çok etkili olan olgular din ve mezheptir. Elbette siyaset içerisinde bu kimlikler araçsallaştırılır, siyasi amaçlar için maalesef sık sık kullanılır. Bunu da dünyada sadece Orta Doğu’lu yönetimler yapmaz, Orta Doğu’ya yönelen her ülke bu yumuşak karnı kaşımıştır.

Sömürgecilik, yer yer toplumla alakası olmayan yönetim/yöneticiler, yerel problemler, ekonomik nedenlerle Batı’nın sürekli müdahalesi, suni sınır çizimleri, bölgeye, bölgeye ait olmayan grupları yerleştirmek… şeklinde sıralanabilecek tüm suni girişimler bugün Orta Doğu’da yaşanan istikrarsızlığın ana nedenleridir. Ancak bu süre içerisinde Orta Doğu’da istikrarsızlığın oluşturduğu kısmi bir istikrar da oluşmuştur. İyisiyle kötüsüyle oluşan bu istikrarın oldukça kırılgan olduğu da en ufak bir harekette bölgede derin sorunların ortaya çıkmasıyla görünür hale gelir.

İstikrarsızlığın sürekli devam ettiği bölgelerde, sorunları çözmek için sorunu çözebilecek yapılar inşa etmek yerine, sorunları derinleştirecek yapıların inşa edilmesi işleyebilen bir sistemin oluşması önündeki en büyük engellerden biridir. Yani istikrarsızlığın istikrarı aslında bir istikrar vaat etmemektedir.

Eğer bir yerdeki sorunun çözümünü istiyorsak burada yapılacak olan bir çözüm planı oluşturmak yerine sorun bekleyen tarafların kimliğine, toplumuna, siyasetine, tarihine bakmak olmalıdır. Örneğin; Suriye’deki çözüm Libya’dan; Yemen’deki çözüm Lübnan’dan farklıdır. Çünkü Orta Doğu dediğimiz aslında dünyanın tam ortasına tekabül eden coğrafya tek bir modelden oluşmaz. Ve sadece kendi içerisinde yaşandığı sanılan istikrarsızlık maalesef o bölgede kalmaz, bölgeden tüm dünyaya, kimlik (Örneğin Müslüman kimliği) üzerinden, bireyler üzerinden yayılır. Ve sık sık Lübnan için Orta Doğu’nun küçük bir prototipi ifadesi kullanılır ancak şahsen buna pek katıldığımı söyleyemeyeceğim…

Lübnan’da geçtiğimiz hafta yaşanan, yaklaşık olarak 200 kişinin hayatını kaybetmesine, 6 bine yakın insanın yaralanmasına neden olan elim patlama sonrası yapılan yorumlar arasında en çok dikkat çeken yorum “Lübnan’ın ne kadar modern olduğu” şeklindeki yorumlardı. Bu aslında bölgeye yönelik ilgisizliğin ve bilgisizliğin de bir göstergesiydi.

Lübnan, uzun yıllar iç savaşın olumsuz etkilerini çok yoğun yaşayan ülke olduğu için adı anıldığında bölgeye dair en fazla sızı hissedilen ülkelerden biri… Bir süredir Lübnan’da devam eden ekonomik ve siyasi problemler, ülke kırılgan olduğu için endişeye neden olurken diğer yandan yaşanan elim olay bölgeye dair endişeleri arttırdı. Mesele Lübnan olunca hemen patlamanın nedeni İsrail olarak gösterilmeye çalışıldı ancak bu hızlı komplo teorisi montajlanmış bir video dışında bir delile dayandırılamadığı için ve Hizbullah dahi “İsrail saldırmadı” dediği için aynı hızla çökertildi.

Patlamadan sonra Lübnan halkı, mevcut problemlerin doldurduğu bardağı patlama taşırdığı için eylemlere başladı ve Lübnan’da eylemler devam etmekte.

Elbette Lübnan’a dair en çok konuşanlar Fransa ve Hizbullah’tı… yani bölgedeki kadim istikrarsızlığın nedenleri, bölgeye suni politikalar sokan iki anlayış, yanılmıyorsam bölgeye ilk gidenlerden biri Fransa Cumhurbaşkanı Macron’du.

Lübnan’ın istikrarsızlığında manda yönetiminden başlayarak etkisi oldukça fazla olan Fransa’nın, sömürgecilik dönemi faaliyetlerini bir kenara bırakacak olursak, yakın tarihte Lübnan’a o dönemden farklı amaçlarla da olsa olan ilgisini koruması, ülke adına endişe verici bir durum. Her ne kadar Hizbullah gibi Lübnan’daki istikrarsızlığın bir diğer nedeni olan yapıyı bertaraf etme, silahsızlandırma girişimlerinde bulunuyor olsa da Fransa’nın tarihine bakacak olursak Lübnan’a sürekli musallat olmasının bölgeye dair endişeleri arttırdığı ortada. Fransa’nın, suni bir “Lübnanlı kimliği” oluşturmaya çalıştığı, güya bölgede istikrar oluşturmaya çalıştığı çözümü, bölge gerçeğinden ve doğallığından uzak olduğu için ülkeyi İsrail ve Suriye’nin işgal edebileceği bir pozisyona getirdi. Ayrıca Hizbullah’ın ülkede etkin olmasına zemin hazırladı. Çünkü Fransa’nın oluşturmaya çalıştığı suni “Lübnanlı kimliği” bir birlik sağlanmasına değil, bir bölünmüşlük oluşmasına hizmet etti. Tabi burada Fransa başta, ABD peşinde olmak üzere Batı’nın Lübnan’a olan ilgisinin ülkede yaşayan Hıristiyanlar olduğunu da not etmek gerekiyor.

Hizbullah’a gelecek olursak; İran Devrimi’nin İran içinde kalmasının devrimin başarıya ulaşmadığı anlamına geldiğini düşünen, “devrimin ihracı” dış politikasıyla bugün Suriye’de bile artan şiddet konusunda pay sahibi olan İran’ın, Lübnan içindeki dengeleri Şii-İran bloğu lehine çevirmek için kullandığı Hizbullah, Lübnan’daki istikrarsızlık zincirinin bir diğer halkası. Aslında Filistin meselesinin çözümsüzlüğünün Emel Hareketi’ni bölmesi, bölgedeki yanlış İsrail politikalarının ve özellikle baba-oğul Esed’lerin de destekleyerek büyüttüğü Hizbullah, bugün Lübnan’daki istikrarsızlığın bir diğer nedeni. Ayrıca Hizbullah’ın sadece Lübnan içinde bir istikrarsızlık kaynağı olmadığı da biliniyor; daha önce Hizbullah tarafından zarar gören İsrail, bölgede problemleri arttıracak güvenlik politikalarını Hizbullah “tehdidi” nedeniyle meşrulaştırmaya çalışıyor.

Lübnan’daki patlama sonrası her ne kadar Hizbullah kendilerinin sorumlu olmadığını iddia etse de, Lübnan halkının ciddi bir kesimi patlamadan Hizbullah’ı sorumlu tutuyor gibi görünüyor. Tabi yine bir not daha düşmek gerekir ki, Lübnan’da Hizbullah’ı destekleyen bir kesim var, özellikle “kimlik güvenliği” mantığına dayanan bu destek, Hizbullah tarafından kullanılsa da Hizbullah’ın asıl destekçisi İran… Açıkçası, Hizbullah’ın Lübnan’ı Lübnan için değil İran’ın “Şii Hilali” projesi için zemin olarak kullandığı da malum. Öte yandan kendi imkanları ve İran desteği ile çok ciddi silahlara sahip olan Hizbullah’ın bu “silahlı” yönü, bölgede “Filistin davasının savunucusu, İslam davasının savunucusu” gibi bahanelerle meşrulaştırılmaya çalışılırken kendisinin sorgulanmasını da engelliyor.

Bugün Lübnan’daki patlamayla birlikte bir ülkede, devlet kontrolünde olması gerektiği gibi bir güvenlik sağlama imkanının olmadığı, devlet aygıtının çözülmeye teşne bir kırılganlıkta olduğu, istikrarsızlığın istikrarının uzun vadede istikrar sağlamayacağı ortaya çıktı. Ancak ortaya çıkan bir diğer gerçek, Lübnan’a, Lübnan için iyi ve doğru olanın yapılmasını değil Lübnan dışındaki ülkelerin, yapıların çıkarı nedeniyle müdahil olanların ülkeyi daha fazla istikrarsızlığa sürükleyecek politikalar için hazır olda beklediği… Lübnan, kendisi dışındaki birçok ülkenin, çok derin yaralar açtığı, kırılgan yapısından bir türlü kurtulamamış bir ülke, durum böyle olunca Lübnan’la ilgili en büyük endişe bir limandaki patlama potansiyeli olan kimyasal maddeler kadar ülkeye müdahil olabilecek silahlı yapılar olarak görülüyor. İlk patlamadan fazla zarar gören ama hayatta kalmayı başaran Lübnan’ın ikinci ve üçüncü patlamalara zemin olmamasını, bu nedenle de suni politikaların gölgesinin ülkeden çekilmesi gerektiğini hatırlamanın tam vakti çünkü kadim istikrarsızlığın Lübnan’a istikrar sağlamadığı ayan beyan ortada.