İsrail’in 1948’de İngiltere desteği ile Orta Doğu’nun tam kalbinde başlattığı işgal ve kargaşa, 2020’de ABD’nin desteği ile devam ediyor.  Bu süre içerisinde ne İsrail kendi yanlış işgal politikaları sonucunda normal bir ülke haline gelebildi, ne Filistinliler kendi ülkelerinde huzur, refah ve güvenlik içinde yaşayabildi. İsrail kaynaklı, Batı destekli gerilim hattı sadece İsrail-Filistin arasında da kalmadı, tüm Orta Doğu bu işgalden dolayı zarar gördü. Arap ülkeleri, İslam ülkeleri, petrol ambargosundan, savunma savaşlarına kadar denenebilecek her yol ile bu işgallerin sonunu getirmeye çalıştı ancak İsrail’in her saldırganlığı, Batı desteği ile hem devam ettirilip hem de savaş teçhizatı ile fonlanınca maalesef İsrail durdurulamadı. Nihayetinde koskoca Filistin toprakları, işgal edile edile kuş kadar kaldı. Ancak bu durum bile İsrail’in işgal pervasızlığının iştahını kesmedi ve İsrail, özellikle Trump yönetiminden aldığı destekle Batı Şeria’nın bir kısmını ve Ürdün Vadisi’ni birkaç gün içerisinde ilhak edebilir.


İsrail’in, Filistin işgali konusundaki taktiği şöyledir; önce işgali mümkün olamaz denilen bir bölgeyi işgal eder, sonra o gerginlik sırasında mutlaka Batı’dan destek alarak göstermelik bir pazarlık/anlaşma masası oluşturur ve bu anlaşma sırasında sanki belli makul kararlara uyuyormuş gibi yapar. Sonuçta zaten işgal etmeye karar verdiği bölgeyi ele geçirir, yani gayrı meşru hamlesini meşru hale getirerek, anlaşmaya bağlayarak ele geçirir.

Tabi İsrail’in bir diğer “başarılı” taktiği de zamanlamayı iyi tutturmasıdır. Tüm dünya Kovid-19’dan her anlamda etkilenmeye devam ediyorken, Trump yönetimi İsrail’in her tür pervasızlığını sınırsızca destekliyorken, Trump ABD’deki siyahlara yönelik ırkçılık nedeniyle oylarını arttırmışken, olur da Trump bir daha seçilemez ihtimali hayata geçmeden bir an önce İsrail, bu ilhakı hayata “tam zamanı” ayarlamasıyla hayata geçirmeye çalışıyor. Çünkü “Yüzyılın Anlaşması” adı altında, Trump ailesinin de dahil olduğu işgal anlaşmasını, Trump dışında bir başka ABD başkanında kabul ettirmek mümkün olmayacaktır.

1993’te İsrail-Filistin arasında yapılan Oslo Anlaşması, o döneme kadarki en önemli adım olduğu için bir umut olmuştu ancak ilerleyen zamanlarda İsrail tarafından bu anlaşmayla ilgili hiçbir uzlaşı kabul edilmediği için bu anlaşma da İsrail’in bölgede çözüm değil sınırsız işgal planı peşinde olduğunu tüm dünyaya bir kez daha gösterdi. Tabi anlaşma ile aynı zamanda Filistin için olumsuz bir gelişme olarak FKÖ ve Hamas arasında filizlenen ayrılıklar derinleşti. Yani İsrail bir diğer işgal planı olarak, anlaşma adı altında Filistin yönetimi içersinde iki ayrı yönetimin ortaya çıkmasını sağladı.

Bugüne, “Yüzyılın Anlaşması” denilen gündeme dönecek olursak; ABD destekli bu plan, küçücük bir alana sıkışmış Filistin devleti varlığını önerse de hem bu modelin Filistin’in egemenlik haklarını İsrail’e devretmeye meyyali nedeniyle hem de işgalci konumundaki İsrailli yerleşimcilerin, tahakküm altında bir Filistin’e bile tahammül edememeleri nedeniyle imkansız görünüyor. Aslında ABD, önerdiği işgal anlaşmasıyla Filistin’e “devlet” vermiyor, İsrail işgalini genişletip meşru hale getirmeye çalışıyor.

Tüm bunlar olurken, İsrail içinde de her şey süt liman değil. İsrail’de hali hazırda bir koalisyon yönetimi var ve koalisyon yönetimi içinde de ilhak konusuyla ilgili tartışmalar devam ediyor. Aynı zamanda dünya kamuoyu da ilhak meselesi konusunda tedirgin. Likud Partili Netanyahu ve Mavi-Beyaz İttifakı lideri Gantz koalisyonu, 1 Temmuz’dan itibaren ilhakın kabine veya meclisin onayına sunulabileceğini öngörüyor. Yani birkaç gün içerisinde Filistin’in bir parçasının daha işgal edilmesi sürecinin ikinci adımı hayata geçirilebilir.

Filistin meselesinin herkesin gündeminde olduğunu zannedebilirsiniz ancak bu meselede eylemlere bakıldığında sadece ezberlenmiş bir slogan olarak dillerde dolaştığını, eylemde bir gelişme olmadığını görürsünüz. Aksi olsaydı İsrail işgali mütemadiyen devam edemezdi. Elbette ilhak meselesi Netanyahu’nun “şimdi tam zamanı” hevesleri ve işgal ihtirasları nedeniyle gündeme gelebilir ancak bölgede bu denli büyük gerilim oluşturacak bir adım atılır mı? İşte bundan şimdilik kimse emin değil. Ancak İsrail’i uzun süredir takip edenler bilirler ki, İsrail’e tepki verilmediği müddetçe, ses çıkarılmadığı müddetçe tüm Filistin’i işgal edene kadar durmaz. Dolayısıyla Filistin’in ilhakı aslında Netanyahu ve İsrail yönetiminin kötücül girişimlerinden çok dünya kamuoyunun tepkisine bağlı.

Filistin meselesi sadece Müslümanların sorunu değil. Sadece siyasetin sorunu da değil. Filistin meselesi tüm dünyanın sorunu… Hristiyan, Budist, Siyah, Asyalı, putperest… olmanız fark etmiyor. Eğer asgari ölçüde insani muhakeme yeteneğine sahipseniz, Batı Şeria ve Ürdün Vadisi’nin ilhakına tepki verirsiniz. Şöyle bir düşünün, kendinize, ailenize, atalarınıza ait eviniz, bahçeniz, zeytin ağaçlarınız, toprağınız, ağaçlarınızın dallarındaki kuşlar… hepsi nesillerdir sizin, tüm varlığınız oradan neşet etmiş ama bir gün birileri çamurlu ayaklarıyla geliyor ve size ait olan her şeyi hunharca elinizden alıyor. Bunun adı normal şartlarda eşkıyalıktır, bu suçtur, dünyadaki en aşağılık zarar verme örneklerinden biridir. Ve bu tüm dünyanın gözleri önünde yaşanıyorken, eğer dünya gözlerini kapatmaya devam ederse bu eşkıyalık sıfatı sadece İsrail’e değil tüm dünyaya yapışacaktır.