"Biz kadınların saldırıya uğrama nedenleriyle bunu ifşa edememe nedenleri aynı."  - Edebiyatçı Pelin Buzluk

Şu birkaç gündür tacizcilerini ifşa eden kadınların mücadelelerini izliyoruz. Biliyoruz ki, bu kadınlar önce tacizcileriyle ya da kendilerine cinsel saldırıda bulunan kişiyle mücadele etmek zorundaydılar, sonra da taciz edildikleri ya da cinsel saldırıya uğradıkları gerçeğinin ağırlığıyla.

Yaşamayan bilmez, ama çoğu kadın bilir; kadın ya da erkek, çocukluğunda bunu yaşayanlar da bilir. Tacizi, cinsel saldırıyı tarif etmek en başta zor gelir. İnsan kendine bunu yediremez. Bazen kendini, "Ben neden bu durumda kaldım” diye suçlarken bulur. İfşa edecek olsam, nasıl kanıtlayacağım endişesi insanı sarar. Mümkün olmadığını bilse de, unutmaya, travmasını bir yerlere gömmeye çalışır. Öyle ki, yaşadıklarını en yakınına bile anlatamayabilir. Tacizci ya da saldırgan tanınan, başarılı ve toplumda itibarlı biriyse, işveren ya da yöneticiyse, aileden biriyse, ifşa ve şikayet etmeyi zorlaştıran yığınla neden kadının / çocuğun önüne yığılır.

Sonra hayat devam eder, ama iyileşemeyen yara hep oradadır, hele fail göz önünde biriyse, hep kendini hatırlatır. Adam gözünüzün önünde hiçbir şey yokmuş gibi hayatını sürdürmekte, itibarına itibar katmakla uğraşmaktadır. Herkes sessiz kaldığı için kendinizin tek mağdur olduğunu düşünürsünüz. Derken beklenmedik bir anda biri meşaleyi yakar. Bu siz de olabilirsiniz. Sonra meşalesini kapan gelir ve ortalık aydınlanır. Cürmünün hep saklı kalacağını düşünen tacizci/saldırgan artık ortadadır. Ne var ki, mağdurun mücadelesi burada bitmemiştir. Tacizi ve saldırıyı ifşa edenler iftira atmakla suçlanırlar, ispat yükünün altına sokulurlar.

Oysa mağdurun, kadının ya da çocuğun beyanı esas alınmalıdır, çünkü tacizin kanıtı çoğunlukla yoktur. Tacizi Milliyet gazetesine anlatanlardan Nazlı Karabıyık’ın söylediği gibi, "Kanıt mağdurların derisinin altındadır". Bu yüzden mağdurun beyanı, "hayatın olağan akışına ters düşmüyorsa" hukuki süreçte de esas alınır. Bunu sadece feministler değil, Yargıtay kararları da söylemektedir. Bu kadar çok kadını buluşturan son taciz ifşasında da, kamuoyuna yansıyan ya da yansımayan birçok beyanın birbiriyle uyumlu, hayatın akışına uygun olduğunu görüyoruz.

"Özür diledim, dilemedim"

Hasan Ali Toptaş da Hürriyet Gazetesi'nden Ece Çelik'e yaptığı ve Twitter hesabından da paylaştığı o özürümsü açıklama, hakkında yazılanları reddetmeyen, ama masumlaştırmaya, önemsizleştirmeye çalışan, aslında suç olduğunu düşünmediği eylemlerin bugün kadınların değiştirdiği kurallarla suç haline geldiğini ima eden bir metindi. Bu metin düşündüğü gibi ortalığı yatıştırmadı, Everest Yayınevi’yle ilişkisini kurtarmadı, taciz paylaşımlarını da durdurmadı. Toptaş şimdi tümden inkâra geçti, Milliyet’te Seyhan Akıncı ile Ceyda Ulukaya’nın kritik sorularına verdiği cevaplarda kadınların durduk yerde kendisine komplo kurduklarını söyledi. Buna karşılık, biri 14 yaşındayken Toptaş’ın cinsel saldırısına ve tacizine maruz kalan beş kadın da gazeteye konuştu. Kadınların anlattıkları yaşadıklarının sadece üst başlığı gibiydi.

Her yer ifşa yeri

Şimdi "Twitter ifşa yeri değil" diyenlerin durup bir daha düşünmesi gerekiyor. Bir tacizci ya da saldırgan, Hasan Ali Toptaş örneğinde olduğu gibi bunu olağanlaştırıyorsa, "üstün" edebi kimliğine dayanarak, kendinde kadınlara ve hatta çocuklara karşı her türlü hamleyi hak görüyorsa, her yerde ifşa edilebilir, edilmelidir. İster otobüste, ister sokakta, ister Twitter’da.

Müstehcen içerikli mesajlar atarken utanmayıp, bunların ortaya çıkması ve ailesine ulaşması ihtimalinden utanan bir insanın intiharıyla, kadınların tacizcilerini ifşa hakkı arasında da bağ kurulamaz. İfşa hakkı bu nedenle kötülenemez, linç kültürünün bir parçası olarak değerlendirilemez. İfşa etmek yargılamak da değildir, ama yargıya zemin oluşturmak için gereklidir. Tacizcilerin ifşa edilmemesi gerektiğini savunduğunuzda mağdurları onlarla başbaşa bırakırsınız. Hemen her alanda kadını taciz etmeyi olağanlaştıran, meşrulaştıran düzenin korunmasına yardımcı olursunuz. Pelin Buzluk’un daha önce yaptığımız bir söyleşide özetlediği gibi; kadınların saldırıya uğrama nedenleriyle, bunu ifşa edememe nedenleri aynıdır.

Buket Uzuner: Tacize karşı durmak bir uygarlık mücadelesidir

Eril edebiyat dünyasına bugüne kadar hakim olan sessizliğe karşı ifşanın önemiyle ilgili yazar Buket Uzuner’den aldığım görüşle bitireyim:

"Benim kuşağımdan ve önceki kuşaktan kadın yazarlar bu konuda hâlâ pek konuşmuyorlar. Bunun nedenini tam olarak bilmiyorum ama hepsinin kendi başlarına gelmese bile, çevrelerinde yaşanmış tacizleri bildiğini düşünüyorum. Herkes çekinmeden konuşmazsa, bu temizlik bitmez ve üstü kapatılır. Kendi taciz olayları ortaya çıkacak diye korku ve öfkeyle birbirlerine destek veren tacizcilerin bir yayınevi kurup, atılan yazarları yayımlamaya başlamaları olasılığı, hiç de fantastik bir kurgu sayılmamalı. 

Her meslekten kadın, kendi iş alanındaki tacizi, çok çok zor ve acıtıcı olmasına rağmen, hepimizin kızları, kız torunları aynı acıyı yaşamasın diye ortaya çıkartmalı. Bu böyle devam etmemeli artık. Tacize karşı tavır almak aslında; ahlakî, insanî, hümanist bir mücadele, hatta yurtseverlik ve bir uygarlık mücadelesi olarak da okunabilir. Eğer iklim krizi nedeniyle insan-sapiens dünyadan silinmezse, 21. yüzyıl bilimin ve kadınların yüzyılı olacaktır."

Banu Güven

© Deutsche Welle Türkçe