Tarihin en kirli savaşlarından biri görünümündeki Suriye Savaşı’na bizim gibi dışarıdan bakanlar, savaşan güçler arasındaki değişen dengelere, bilmem hangi füze ve silahlarla gerçekleştirilen çatışmalara, o çatışmalarla denetimi sağlanan ya da sağlanamayan bölgelere odaklanırken, onca toz duman arasında, bu savaşın da daha önce yaşanmış pek çok savaş gibi aslında büyük ölçekli bir "etnik temizlik" operasyonu olduğunu unutuyor olabiliriz bazen. Ama, Suriye’deki savaş temelde "teknolojik silah mühendisliği" üzerinden değil, "nüfus mühendisliği" üzerinden yürüyen harekâtlarla daha fazla karakterize oluyor.

Haziran ayının ilk yarısı da bu acı gerçeği - Suriye’nin kuzeybatısı bağlamında - bizlere bir kez daha hatırlatacak gelişmelerle dolu ilerledi. Son gelişmelerin merkezinde savaş öncesinde 45 bin civarında nüfusa sahip bir kasaba olan Cisr’uş - Şuğur var. Bölgeden gelen haberlere bakılırsa, İdlib’in neredeyse tamamına hâkim olan Heyet Tahriru’ş Şam (HTŞ) örgütünün güvenlik aygıtı, Cisr’uş - Şuğur’a bağlı el Yakubiye köyünde yaşayan 6 kişiden yaşadıkları evlerini ve mülklerini tebligat tarihinden itibaren 15 gün içinde boşaltıp tahliye etmelerini istedi. 2 Haziran tarihinde gönderildiği ileri sürülen bildiride, söz konusu evlerin belirtilen tarih zarfında boşaltılmaması halinde "gerekli önlemlerin" alınacağı vurgulanıyordu.

Muhalif güçlere yakınlığıyla bilinen Enab Baladi isimli yayın organının Telegram kanalıyla irtibata geçtiği HTŞ güvenlik yetkilisi Enes Muhammed Sabuni, tahliye kararına gerekçe olarak, köy halkının bahsi geçen kişilere yönelik olarak birtakım şikayetlerini gösterdi. İlk başta basit bir şikâyet ve topu topu altı kişiyi ilgilendiren özel bir vaka gibi anlaşılabilir. Ama öyle değil! Ve ardında savaşın geneline dair çok önemli ipuçları barındırıyor. O nedenle tekilden genel tabloya geçerek bölge özelinde aslında neler olduğuna ve bu gelişmelerin "nüfus mühendisliği" bağlamında ne anlama geldiğine kısaca bir bakmakta yarar var.

Hıristiyan ahalinin zor durumu

Önce şunu hatırlatalım: Bölge her ne kadar HTŞ tarafından kontrol ediliyor ise de, Cisr’uş - Şuğur’un kırsal kesimlerinde Hurrâseddin ile Türkistan İslam Partisi (TİP) gibi el Kaide’ye bağlılıklarıyla bilinen örgütlerin sözü geçiyor. Bu nedenle köyün aslen Hıristiyan olan ahalisinin büyük kısmı çoktan evlerini, arazilerini terk etmiş ve ülke nüfusunun yarısı gibi "yerinden yurdundan edilmiş" insanlar saflarına katılmış durumda. HTŞ’nin ev ve arazi gaspını önlemek adına her ne kadar bu evlerde yaşayan insanlara evlerini kiralamamaları ve satmamalarını taahhüt eden sözleşmeler imzalattıkları söylense de, bu sözleşmeleri evlerin asıl sahipleri olan kişilerin mi yoksa asıl sahiplerinin boşalttığı konutlara sonradan izinsiz bir şekilde gelip yerleşen yeni sakinlerin mi imzaladığı bilinmiyor.

Zira eğer son söylediğimiz geçerli ise, o durumda sonradan bölgeye gelip kendisine ait olmayan mülklere yerleşenler için bu taahhütnameler yarın öbür gün Hıristiyanların "evlerine çökmek" için pekâlâ kullanılabilir. Zaten ülke muazzam bir ekonomik krizden geçerken ve yerel para birimi olan Suriye lirası (SL) rekor düzeyde değer kaybetmişken, senenin başında 1 dolar 1000 SL'na denk gelirken, bugün bu rakam 4000 SL seviyelerine tırmanmışken, savaş coğrafyasında ev sahibi olmanın başkasının malına mülküne çökmekten daha kestirme bir yolu olabilir mi? Epey bir insan bu soruya "evet" şeklinde yanıt veriyor olmalı ki, bölgede savaşla birlikte el konulan, mülk sahipliği el değiştiren ev, dükkân ve araziler çok büyük boyutlarda.

Evlere, arazilere ve dükkanlara el koymalar

"Hakikat ve Adalet İçin Suriyeliler" (STJ) adı verilen sivil toplum örgütünün, saha gözlem ve araştırmalarına dayanarak hazırladığı 2019 tarihli bir rapora göre, Hurrâseddin ve TİP mensupları, çoğunluğu Hıristiyan ailelerin mülkiyetindeki 750’den fazla eve, bu kişiler bölgeyi terk ettikleri ve haneleri boş olduğu için el koyup yerleşmiş durumdalar.

Bunun dışında, HTŞ’nin de 2018 yılı Kasım ayında İdlib bölgesinde yine Hıristiyanlara ait 400 ev ile 60 dükkâna el koyduğu ileri sürülüyor. Örgüt ayrıca aynı bölgede Han Habad, Han Fahdi ve Han Gannum adıyla bilinen ve içinde çok sayıda dükkânın yer aldığı üç çarşıya da el koymuş durumda. HTŞ’nin adının geçtiği pek çok başka el koyma vakası da var.

Gerçi HTŞ yetkilisi Sabuni’nin verdiği bilgiye göre, Yakubiye’ye savaşla birlikte gelip yerleşenler, köyün Hıristiyan ahalisi ile boş duran evlerin asıl sahipleri olan kişiler geri döndüğünde buraları boşaltmak üzere anlaşmışlar. Ancak korkunun egemen olduğu ve Hıristiyanların ev dışındaki ibadetlerinin dahi yasaklandığı bir iklimde bu tip anlaşmalar geçerli olur mu, olursa ne kadar süreyle olur, bilinmez. Hurrâseddin örgütü Yakubiye’nin idaresini ele aldıktan sonra, korku içindeki ahalinin durumunun her geçen gün kötüye gittiğini söyleyen, köyün Hıristiyan sakinlerinden 65 yaşındaki Jozef, STJ’ye yaptığı açıklamada şunları söylüyor:

"Yakubiye köyünde karımla birlikte yaşıyoruz, Buradaki evlerin çoğuna sırasıyla idareyi alan İslami gruplar tarafından el konuldu: HTŞ, Türkistan İslam Partisi ve Hurrâseddin. 10 Eylül 2018 tarihinde, Türkistan İslam Partisi komşumuz Yusuf’un evine el koydu. Komşumuz yıllardır köyü terk etmiş olsa da arada gelir kontrol ederdi. Evine Özbek bir aileyi yerleştirdiler. TİP üyeleri komşumdan köye son uğrayışında, Cisru’ş - Şuğur’daki Şeriyye Mahkemesi’ne gitmesini ve evin tapusunu Özbek ailenin üzerine geçirmesini istemişler. (…) Hurrâseddin örgütü de Hıristiyanların tarım alanlarına el koyuyor ve sonra oraları çiftçilere kiralıyor."

Şimdi bir düşünün. Binlerce km uzaktaki "Doğu Türkistan" olarak da bilinen Çin’in Sincan Özerk Bölgesinden Suriye’nin Cisru’ş - Şuğur kasabasına "cihat için" savaşmaya gelen Uygurların çekirdeğini oluşturduğu el Kaide bağlantılı "Ḥizb ül - Islâmi el - Türkistani" (TİP) örgütü, bu bölgede yüzyıllardır yaşamakta olan bir Hıristiyan Araba, "evinin tapusunu derhal Özbek aile üzerine geçir" diye emir verebiliyor.

Ne de olsa bir "Emirlik" dahilinde görülüyor çünkü o bölge, örgütün nazarında.  

Ne arazi gaspı ne de katliamlar bitiyor

Kasaba genelinde, yani Cisru’ş Şuğur’da durum daha da vahim. İlk silahlı çatışmalarla 2011’de tanışan ve hükümet otoritesinin kısa süre içinde yitirildiği Cisr’uş - Şuğur’da denetim 2012 başında lokal unsurların başat olduğu, muhalif Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) militanlarınca sağlanmıştı. Ancak 25 Nisan 2015’te kasabanın denetimini el Nusra Cephesi, Türkistan İslam Partisi, Ensareddin ve Ahrar’uş Şam gibi o günlerde tamamı El Kaide’ye biat eden ve yabancı savaşçıların yoğunluğuyla dikkat çeken Selefi cihatçı bir ittifak ele geçirdi. Asli sakinlerden geriye kalanlar bölgeyi terk edince Cisru’ş Şuğur bir süre hayalet kasaba olarak anıldı. Ancak o tarihten başlayarak, 3 bin 500 civarında Uygur savaşçının sınırdan sahte pasaportlarla ülkeye sokulup bölgede iskân edildiği ileri sürüldü. Civardaki İştabrak gibi Alevi köylerinden de çok sayıda insan bölgeyi terk etmek durumunda kaldı. Gelenler geride kalan Alevilere zulüm ve katliam dışında bir şey sunmayacaktı.

Zamanla örgütler arasında yaşanan iç çatışmalar sonucu İdlib’in yüzde 90 - 95’i gibi, Cisr’uş - Şuğur ve civarı da (eski el Nusracı yapılanma olan) HTŞ’nin denetimine geçti. Derken bu örgütün içinden ayrılan ve el Kaide’ye biati sürdüren Hurrâseddin yapılanması ile TİP bölgedeki aktifliklerini daha küçük yerel birimlerde devam ettirdiler.

Silahlar yeniden daha gür biçimde konuşacak

Suriye Arap Ordusu’nun Kıbeyne mihveri ve El Gab Ovası üzerinden yaptıkları taarruzlarla Cisr’uş - Şuğur’daki cihatçıları püskürtme yönündeki girişimler ise her ne kadar geçtiğimiz yılın ağustos ayı sonlarında yoğunlaşmaya başlasa da, başarıyla sonuçlanamadı. Derken, 5 Mart tarihinde Ankara ve Moskova’nın imzaladığı ateşkes süreci başladı. Son haftalarda da gerginlik dozu giderek artan ve çatışmaların küçük ölçekli de başladığı ve ellerin her daim tetikte olduğu bir süreç başladı…

Son aldığımız bilgilere göre de, komutanlarının bir çoğu HTŞ’de ayrılma, Hurrâseddin, Ensareddin, Ensaru’l İslam, Liva el Mukatele ve Tensikiye el Cihat adlarını taşıyan 5 örgüt, ateşkesi de reddettiklerini ilan ederek, savaşmak üzere ortak bir harekat merkezi kurduklarını açıkladılar. Yakında silahlar daha büyük bir gümbürtüyle konuşmayla başlayacak.

Velhasıl, Suriye’nin küçük bir bölgesinde yaşananlar bunlar. Ülke genelinde çok daha büyük ölçekli adaletsizlikler ve zulümler yaşanıyor.

Yani, savaşın pençesindeki Suriye’de insanları yaşadıklarına göre gruplarına ayıracak olursak, birinci sıraya, o veya bu etnik grubu değil, "yerinden yurdundan edilmiş insanlar" grubunu koymamız gerekiyor. Çoktan terk etmiş oldukları ve belki bir daha hiç giremeyecekleri, üzerinde belki bir hak da iddia edemeyecekleri evlerinin anahtarı cebinde gurbet ellerde dolananları. Bildiğimiz, bu ülkede 5,5 milyon Suriyelinin ülke dışına çıkarak başka ülkelere sığınmak zorunda kaldığı, 6 milyonun ise ülke içinde yer değiştirmiş durumda olduğu. Demek ki, bu ülkede her 2 Suriyeliden biri etnik temizliğin pençesine düşmüş halde. Savaştan önce yüzde 10 nüfus oranına sahip olduğu söylenen Hristiyanların da yaklaşık yarısının ülkeyi terk ettiği söyleniyor.

Niye bu böyle? Çünkü filancanın falanca hesabı gereği birtakım yerlerde "homojen" bir yay, kuşak, bir toplum oluşsun, sonrasında da biz işimize şöyle bakalım denmiş. Bir başka yerde bir başkasının hesabı söz konusu…. Bazıları "mozaik" ile işimiz olmaz, ille "mermer" olacak, diyor! Bu nedenle, özellikle savaşa komşu ülkelerin sınırlarına yakın köyler, kasabalar ve şehirlerde yaşayanlara bu trajediden çok büyük bir pay düştü ve düşüyor.

Bakıyorsunuz, bazen amaç bir bölgeden Ezidileri silmek olmuş. Bazen bir üçüncü taraf sırf bir bölgedeki Hıristiyan nüfusun sınırından silindiğini görmek için kılını kıpırdatmamış, ya da işgalci güce toprağını açarak ya da silah vererek gizli bir destek sunmuş. Bazen Kürt’ü, Türk’ü, Arapıyla 3 gün öncesine kadar iç içe olmasa da yan yana sorunsuz yaşayabilmiş toplumlardaki unsurlardan biri komşusunu katletmeye, malına çökmeye gelen bir yabancıya destek vermiş.

Şimdi bakıyorum önümdeki 2014 tarihli Suriye etnik haritasına. Bir sürü soru düşürüyor harita aklıma. Mesela Deyr’üz Zor’da savaş sona erdiğinde ne kadar Ermeni orada kalmış olacak? Ya da Cisr el Şuğur’un doğusunda ne kadar Kürt insanca bir yaşamı sürdürebilecek? Halep’in Hülluk mahallesinde ne kadar kunduracı Türkmen, Hanasır köyünde ne kadar Çerkez yerleşik olmayı sürdürecek? Resulayn’ın (Serêkanî) doğusunda Sünni Arapların ya da Afrin’de adına ÖSO ya da Milli Ordu denilen unsurların zulmüne maruz kalmış, malları mülkleri yağlanmış Kürtlerin oralarda barınma şansı olacak mı? Kamışlo’nun kuzeyinde kimler yaşıyor olacak mesela bu savaş bittiğinde?

Osmanlı döneminde büyük ölçüde konargöçerlerin otlak alanı olarak kullandıkları, yazları Arapların kışları Kürtlerin otlak alanı olan, bugünlerde ise Amerikalıların devriye gezip Suriye askerine geçit vermediği gibi askeri yığınağını da her geçen gün artırdığı Haseke muhafazasının içinde bulunduğu Cezire bölgesi yakın bir tarihte bir kardeşlik coğrafyası olabilecek mi?

Yüzlerce, hatta binlerce yıldır Hz. İsa'nın dili olarak bilinen Aramice’nin konuşulduğu ve uzun bir dönem el Nusra’nın işgalinde kalmış el Malula’nın bölgeyi terke zorlanmış Hıristiyan sakinlerinin tamamı beldelerine geri dönebilecekler mi? Yakubiye’nin köylülerini nasıl bir gelecek bekliyor?

Barış bu topraklara en kötü haliyle bile olsa, yeniden dönebilecek mi? Cevabını ümitle beklediğimiz en temel soru budur.