Dün “İnsan Hakları Eylem Planı” açıklandı. “Hakka tapan” bir “millet”.. “Hakkıdır, Hakka tapan milletimin istiklal”.. Devlet için istiklal neyse, insan için hürriyet odur! Hür insanların devletinin istiklali olur. Bizim inancımızda “Hakkın bahşettiği Hak” yaratılış sözleşmesi çerçevesinde “Vehbi”dir. Batıdaki “Rights” “Kesbi”dir. Aslında bizimkiler Hak ve özgürlüklerin ne olduğunun da farkında değillerdir. Aralarındaki ilişkiyi de bilmez çoğu! Özgürlük yoksunluğu bir “Hak kaybı”dır mesela. Hilafet, tekil olarak yeryüzünde Hakkın gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, haykıran sesi olmaktır. “Allah bizim ellerimizle zalimleri cezalandırmak ve mazlumlara yardım etmek ister”(Tevbe 14). “Hani Rabbin meleklere, ben yeryüzünde mutlaka bir halife yaratacağım demişti. Demişlerdi ki: Orada bozgunculuk edecek ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” (Bakara 30)

“İnsan” “Allah’ın halifesi” olmak üzere yaratıldı. Görevimiz “O’nun rızasının tecellisinin vesilesi olmak”tır. Ruh taşıyan her insan potansiyel olarak bu anlamda Allah’ın Halifesi olmaya adaydır. Yoksa Allah başka bir anlamda ve diğer birçok konuda, yaratılmış her şeyden münezzehtir. “Kafir olmak”, bu hakikatin “Reddi, inkarı” ile ilgili bir durumdur. İnsanlar bu “Hilafet”i unuttu, başka bir “Hilafet”in arayışı içinde. İnsan bu anlamda potansiyel olarak “Allah’ın halifesi”dir. O günkü “ahde” bağlı kalanlar, zamana ve mekana şahidlik ederek O’nun rızasına tabi olanlar bu Hilafet makamına yücelirler. Diğer bir “Hilafet”, 4 Halife dönemindeki, “Resulün halifeleri”dir ki, diğer peygamberler döneminde de “Veresetül enbiya” karakteri bize bunu işaret eder. Dün alimler “Hilafet” ve “İmamet” konusunu asırlarca tartıştılar. İmam-ı Azam Hilafeti savunuyordu, İmam-ı Caferi Sadık (RA) İmameti savundu. İmameti savunanlar, buna masumiyeti de eklediler ve bu makamı ehl-i beyt’le sınırlandırdılar “Velayet-i Fakih”le toplum nezdinde Velayet hakkına sahiptir.. Hilafet “ehl-i rey”dir. İstişare ve şûrayı esas alır ve Velayet şarta bağlıdır ve siyaset “Vekalet müessesesi” olarak değer taşır. İmam-ı Ca’fer es-Sâdık (miladi doğum. 699 veya 702- vefat. 765,) İsnâaşere’nin 6., İsmâiliye’nin 5. İmamı olup Caferilik fıkhının kurucusudur. 11. imam Hasan el Askeri sonrası imamet “gayb” oldu. Şia’ya göre, kayıp imamın; Mehdi’nin zuhuru ile imamet yeniden hayat bulacaktır.

İmam-ı Azam Ebu Hanife (RA) (Miladi doğum 5 Eylül 699, vefat 14 Haziran 767) Hilafeti savundu ve Halife tarafından dövdürülerek ve/veya zehirlenerek katledildi.

 

Burada sözkonusu olan “Hilafet makamı” tüzel kişilik olarak ya da tekil kişi olarak “Halife”, aslında Allah’ı (cc) ya da İslam’ı temsil eden biri değil, “Müslümanları temsil eden biri”dir. O kutsal biri olmadığı gibi, masum biri de olmayabilir, hata da yapabilir. O görevi gasp eden biri de olabilir. Ya da iyi olduğu için seçildiği halde sonra yoldan çıkan biri de olabilir.

Katolik dünyada kutsal olan Papadır. O Tanrı’nın (Baba, oğul, ruhul kudüs) dünyada yaşayan mücessem halidir. Ortodoks dünyada kutsal olan kilisedir, Patrik kilisenin ve ruhani konsülün başıdır ve her ikisinin de başında “Sezar/İmparator” vardır. Ve o da geleneğe bağlıdır. Protestanlıkta ne papa, ne patrik, ne imparator, aydınlanmış insan vardır. Dini de tanrıyı da insan tanımlar. “Human” aynı zamanda kutsalı tanımlayan insanı temsil eder. Hayatı da Tanrıyı da bilim ve gözlemle tanımlayarak “aydınlanır”. Protestan akıl Kilise ve devleti de tartıştığı için Laiklik yerine yercil ve yatay ilişkileri özgürlükçü bir yaklaşımla seküler ve aykırı/tartışmacı/rekabetçi/çatışmacı / Protestan bir akılla ve bilim ışığında sorgular. Ki bu yaklaşım kapitalizme ve modern Amerikan düşüncesine yön vermiştir. Dini kutsallar yerine, kendine 3 yeni kutsal edinmiştir: Rasyonalizm, Pragmatizm ve Determinizm. Bir şey akla uygun ve fayda sağlıyorsa, sebeb-sonuç ilişkileri itibarı ile örgütlenebiliyor ve öngörülebiliyorsa bu bilimsel anlamda bir meşruiyet değeri taşımaktadır. Bilim ve akıl bu denklemde dinin yerini almakta ve kendine yeni bir meşruiyet alanı açmaktadır. Politik, ekonomik enstrümanlarla, Media’yı kullanarak sosyal ve kültürel davranışlar üzerinden yaşam tarzını manipüle ederek ego santrik bir anlayışla kendini hayatın merkezine taşımaktadır.

Ortodoks akıl “Bizantinist”tir. Katolik akıl Vatikan cephesinde Teokratik, Kilise hiyerarşisi dışında kalan Kırallık ya da toplum cephesinde Laik bir akıldır. Laik akıl düalisttir. İnsanın aklını ve emeğini, bedenini devlete, ruhunu ise Kiliseye emanet eder.

İslam “Hak” temelli, Tevhide dayalı bir inanç sistemidir.

Laiklik, meşruiyetini İncil’deki, Hz. İsa’ya atfedilen bir cümleden alan bir kilise kurumudur. Laiklik diğer din mensuplarını Hristiyan gelenek içindeki Ortodoksları ve Protestanları da ilgilendirmez. Katolik inancında, insanın ruhunu Tanrı adına Papa, bedenini ise kilise dışında kalan devlet ve kendi geleneği temsil eder. Laiklik, bu iki egemen yani kilise ile devlet, yani Vatikan Teokratik devleti ile Sezar’ın yönetiminde siyasi devlet arasındaki ilişkiyi düzenler, çatışmama, işbirliği ve paylaşımı ifade eder. Bu anlamda Laikliği hukuk sisteminden kaldırmaya gerek yok. Laiklik bir kilise kurumu olarak ülkemizdeki Katoliklerin sorununu çözer. Laikliği diğer dini topluluklara ya da din dışı topluluklara dayatmak zulümdür. Bu anlamda Anayasada Laiklik maddesine gerek yoktur. Bu Laikçiler, mesela, Fransa genelinde okul ve hastahanelerin büyük ölçüde kiliseye bağlı olduğunu, ateistlerin bile kiliseyi gelenek ve kültür olarak sahiplendiklerini, Strasbourg’un başkenti olan eyaletin Laik kurallarla değil, Vatikan’la yapılan kontrat kurallarına göre yönetildiğini bilmezler. Almanya’da Düsseldorf’un başkenti olduğu Kuzey Ren Vestfalya eyaletinin de Kontrat esaslarına göre yönetildiğini de bilmezler. Bilmediklerini de bilmezler, bilmek, anlamak da istemezler. Çünkü cahillikleri ve yanılgıları resmi ideoloji ile ve anayasal güvence altında kutsanmıştır. 

Peki ne olmalı? Müslüman Halklar Topluluğu, Osmanlı Milletler Topluluğu, Doğu Roma Milletler Topluluğu, Ortodoks Milletler Topluluğu kurulmalıdır. Ortodoks Halklar Birliği için Yeni İznik konsülü toplanmalıdır.. Dünyada evrensel temsilciliği olmayan tek dini topluluk Müslüman ümmetidir. Zaten yasaya göre Hilafet değil, makamı kaldırılmıştır. Sebebi ise “Hilafetin mana ve mefhum olarak Cumhuriyetin içinde mündemiç olduğu”dur. Lozan’a göre, Türk milletinin üssül esası İslam’dır. O sebeble, sadece gayrimüslimler azınlık kabul edilmiştir. Diyanet, dini vakıflar ile ilgili bugünkü düzen hiçbir kitaba, akla ve mantığa uygun değildir. Din anayasal statüde özer olmalıdır. Bir yandan hacı, hoca demek suç, öte yandan; imam devlet memuru, insanları hacı yapmak için devlet yönetmelik yayınlar! 

 

Bütün dinler, karakterleri itibarı ile ekümeniktir. Bu anlamda Hilafetin yeniden ihyası ve inşası gerekir. Ne Hilafet makamı, ne halife kutsal değildir. Halife denilen zat, Allah’ı ya da İslam’ı değil, Müslümanları temsil eder. Bir asırlık bu traj-i komik durum artık sonlandırılmalıdır. Madem hukuk reformundan, madem anayasa değişikliğinden söz ediyorsunuz buyurun. Bu çerçevede İş Bankası’nın mal varlığını da, Hilafet fonundan aktarılan paraları, Diyanet ve Vakıflara, İtibarı Milliden gelen paraları ve hazineden aktarılan parayı hazineye, Afyon terakkiden gelen parayı hak sahiplerine, CHP il teşkilatlarının işadamlarından topladığı parayı da onların bu günkü varislerine verin. Laikçi CHP’nin, Hilafet fonunu yönetme garabetine de bir son verin. Bu arada Halife diye biri seçilir, yanlış bir şey yaptığını görürsem, halifeyle mahkemelik olabilirim. Masiyette itaat yoktur. Halifenin kapısındaki temizlikçi cennete gidebilir, Halife dediğimiz kişi cehenneme gidebilir. Biz kendimize İlahlık ve Rablik taslayacak, bize din biçecek birini aramıyoruz. 

Selâm ve dua ile.