Abdülkadir Küçükbayrak

av.akadir@gmail.com



Bookmark and Share

Kürtler Türklerle Birlikte Örgütlenmeli mi?


13.06.2014 - Bu Yazı 1469 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Soruya doğru bir cevap verebilmek için öncelikle örgütlenme ihtiyacını doğuran koşulları doğru bir şekilde tespit etmek gerekir. Eğer temelde yatan sorun ve bu sorunun çözüm perspektifi ve sorunu çözmek için nasıl bir örgütlenmeye ihtiyaç duyulduğu belirlenirse soruyu cevaplandırmak oldukça kolay olacaktır. Bu nedenle ben cevabımı ararken işe baştan başlamak gerektiği inancıyla, öncelikle kısaca temelde yatan çözümü arzulanan problemin adını koymaya çalışacağım.

19. Yüzyılın ilk çeyreğinde başlayarak gittikçe yoğunlaşan Osmanlı ve Pers imparatorluklarındaki merkezileşme çabaları, Kürt egemen güçleriyle bu merkezi devletlerarasındaki ilişkilerin önemli ölçüde bozulmasına neden olmuştu. Ardından 20 yüzyılın başında yaşanan 1. Paylaşım Savaşı sonrası Kürt coğrafyasının dört devlet arasında, Kürtlerin iradesi hilafına paylaşılması ve bu paylaşımın Kürtlere zorla kabule çalışılması, büyük acılara ve yıkımlara neden olmuştur.

Emperyalist devletlerle, yerel egemen güçler arasında varılan anlaşma uyarınca çizilen sınırlar kürtleri parçalayıp dört davletin sınırları içine hapsedince oluşturulan bu statükoya karşı direnişin başını da Kürtler çekmek durumunda kalmıştır. Bu direnişlerin başında da Kürdistan toplumu üzerinde bir şekilde otorite sahibi olan, egemen güçler olmuştur. Bu durum Kürdistan’ın sosyo ekonomik yapısı dikkate alındığında kaçınılmaz bir sonuç olarak karşımıza çıkar. Temelinde, gerek tarihi koşullardan kaynaklanan özerk-otonom yaşama alışkanlığı, gerekse aşiret esasına dayanan toplumsal doku (feodal, yarı feodal ve hayvancılığa dayanan göçebe, yarı göçebe üretim ilişkisi), doğal olarak mirlerin, beylerin, şeyhlerin, ağaların (yönetici, egemen kesimlerin)  toplum içinde ciddi bir nüfus sahibi olmalarına olanak sağlıyordu. Bu nedenle toplumu mobilize edecek güçler de bunlardı.

Temelinde aynı etnik kimliğe aidiyet bulunan ulus devletler şeklinde örgütlenme modeli sanayileşmeyle ortaya çıkmış olsa bile, bir süre sonra siyaseten bütün toplumlarda yankı buldu. Dünyada giderek yaygınlaşarak etkili olan “ulus devletler” çağı, kuşkusuz Kürtler açısından da yaşanan bir çağdı. Kürtlerin ulus olmaktan kaynaklanan ulus devlet olarak örgütlenme çabası ve isteminde yadırganacak bir durum olmasa gerek. Bu günde bu talebe bir bütün olarak bakıldığında Kürt toplumu açısından karşılanmamış olarak karşımızda durmaktadır. Dünyamıza bir bütün olarak bakıldığında (ezen-ezilen ulus ilişkisi) bu tür sorunların önemli ölçüde çözüldüğü bir sürecin sonuna yaklaşılmış olunduğunu göstermektedir. Kürtler ve bu büyüklükteki diğer etnik topluluklar açısından bu talebin karşılanmamış olması istisnai bir durumdur. Çünkü nufusu bir milyonun altında bile olan birçok devletle karşı karşıya bulunmaktayız.

Kürtlerin içinde yaşadığı dört devlete, idari yapısı öncelikleri incelendiğinde bu devletlerde bu gün dahi, maalesef insan merkezli bir devlet anlayışı ortaya çıkmış değildir. Bu devletleri kontrolünde bulunduran asker sivil bürokratik-elit kesim, yurttaşlarını mutlu etmek yerine, sınırlarını büyüterek kendilerine itaat eden insan sayısının çoğaltmayı büyük bir hedef olarak seçmiş bulunmaktadırlar. Kendilerini milletin ve devletin koruyucusu, kurtarıcısı olarak gören yöneticiler, sınıflara dayanmaktan öte, devlet kapitalizminin olanaklarını ellerinde tutan bu güçlerin hakim ideolojisi, çeşitli soslarla tatlandırılmış sapkın şövenizm ve ırkçılıktır. Bu nedenle aynı dine, aynı mezhebe, aynı fikriyata, hatta aynı ırka sahip olunduğunun bu egemen güçler açısından hiçbir değeri yoktur. İktidarları açısından tehlike sezdiklerinde çocuklarına karşı bile namluyu doğrultmaktan hiçbir zaman kaçınmamışlardır.

Durum böyle olunca hak talebinde bulunan Kürtlerin bu devletin egemen güçlerince “düşman” ilan edilmesi kaçınılmaz bir durum olarak ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle Kürtlere yönelik katliamları meşru bir durum olarak göstermek için dayandıkları etnik kimlikler içinde şoven ulusçuluğu en uç noktalara kadar inşa etmişlerdir. Böyle bir tedrisattan geçen halklar Kürt katliamları yanı başlarında yaşanırken yüzlerini dönüp bakmayı bile “günah” saymaktan kaçınmamışlardır. İşte bu koşullardan kurtulmayı düşünen Kürtler, güçlerini birleştirip birlikte hareket etme ihtiyacı hissetmişlerdir. Bağımsız-ayrı örgütlenme ihtiyacının temel açıklayıcısı da bu durumdur.

Modern dönemin örgütlenme pratiği geç tarihlerde de olsa Kürtler tarafından da, örnek alınarak, bir disiplin içinde, ortak amaca ulaşmak için, birlikte hareket etme ihtiyacıyla örgütsel yapılar inşa etmeye başlarlar. Esasen bu örgütlenmelerin daha önceleri ihtiyaca cevap verecek ölçekte başarılamamış olması, mevcut statükonun bugünlere kadar devam etmiş olmasının da en önemli açıklayıcılarından birisidir.

Bu perspektiften baktığımızda Kürtler açısından bağımsız örgütlenme kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Sorunu (Kürtler açısından) ulusal bir talep olarak değerlendirip, bu talebin karşılanmasını hedef olarak gören sınıf, katman ve güçler açısından yapılabilecek tek şey bu ortak amaca ulaşmak isteyen bütün kesimleri bir arada ortak arzunun elde edilmesini sağlayabilecek bir örgütlenme pratiği gerçekleştirmektir. Kürtler de aynen bunu yapmışlardır. 1960’lı yılların başına kadar örgütlenme çabaları bu şekilde ortaya çıkmıştır. Bütün yenilgilere ve uğranılan katliamlara karşın bu çabalar devam etmiştir. Kürdistan Demokrat Partisi, bu örgütlenmenin günümüze ulaşmış en karakteristik örneği olmuştur.

Türkiye sınırları içinde bulunan Kürdistan parçasında yirminci yüzyılın ilk yarısında yaşanan hak talepleri, büyük baskılar ve katliamlar uygulanarak bastırıldı. Kürtler açısından legal örgütlenme olanakları ortadan kaldırıldı. Kürtlerden, onların haklarında bahsetmek, büyük bir suç olarak topluma kabul ettirildi. Kürt toplumu ve onun geleneksel önderlikleri baskı ve zulümle sindirildi. Kürt olarak, Anadolu’nun Müslüman olmayan halklarına uygulanmış olan fiziki imhadan kurtuluşun tek yolu asimilasyona rıza göstermek olarak bir kesim tarafından kabul edilmek zorunda bırakıldı. Türkiye Devleti’nin uyguladığı inkarcı, asimilasyoncu politikalar sonu kasaba ve şehirler önemli ölçüde asimile edildi. Kırla, şehir arasındaki bağ büyük ölçüde koparıldığından şehirlerde yaşanan asimilasyon kırlara ulaşmakta büyük ölçüde başarısız oldu. Bu temel üzerinde Kürt kimliği kırlarda (şehirlerin aksine) kendisine yaşam alanı buldu. Kürt coğrafyasında nüfusunun yaklaşık yüzde doksanının kırda yaşadığı dikkate alındığında, bu durum devletin asimilasyoncu politikalarına öldürücü bir darbe olarak gelişti.

Türkiye’de ikinci dünya savaşı sonrası oluşan iklimin etkisiyle, tek parti sistemine son verilip çok partili sisteme geçişle birlikte, iktidarın vatandaşın oyu ile belirlendiği bir döneme girildi. Böylece Anadolu’nun egemen güçleri ile ittifak (Buna Kürt egemenleri de dahildir) içine giren DP, devleti sınırsız biçimde kontrolünde bulunduran asker-sivil devlet bürokrasisine büyük bir darbe vurdu. DP kısa süre içerisinde tarımda makinalaşmanın önünü açtı. Bu durum kırda yaşayan büyük nüfus kitlelerinin kasabalara, şehirlere akmasına kapı araladı. Bu durum kısmen büyük toprak parçalarının tek bir elde toplandığı Kürd coğrafyasında daha belirgin şekilde yaşandı. Tarımda yarıcı olarak çalışan topraksız Kürt köylüleri, kısa süre zarfında işsiz ve evsiz kalıp, kasabalara akmaya başladı. Asimilasyondan uzak yaşamış bu Kürt kitlesi yoğun nüfusları nedeniyle, “Türkleşmiş” Kürt kasaba ve şehirlerinin kimliklerini bir anda tarumar etti. Aynı zamanda sınıf farklılaşmasını da gözler önüne serdi. DP ve ardıllarının sağladığı olanaklarla Kürt gençleri eğitim kurumlarında eğitim almaya ve deyim yerinde ise dünyadan haberdar olmaya başladı. Bu dönem (1955-1980 arasını kapsayan süreci kastediyorum.) deyim yerindeyse Türkiye’de yaşayan Kürtler açısından “aydınlanma Çağı” olarak yaşandı.

Metropollere eğitim için gelen gençler buralarda modern düşüncelerle tanıştı olanağı bulmaya başladılar. SSCB’nin önemli komşularından biri olan Türkiye, soğuk savaş dönemince bu devletin yoğun siyasi faaliyet gösterdiği devletlerden de biri konumundaydı. Bu nedenle sol hareket ve fikriyatın gelişmesi için önemli çabalar gösterilen bir devletti. Sosyalizmin “ırk, din, mezhep, cinsiyet, milliyet” farkı olmaksızın insanları ”eşit” kabul etmesi, ha keza “ekonomik sömürünün ortadan kalktığı, herkesin eşit ve özgür olduğu bir dünya talep etmesi, (varlığı inkar edilen, ana dilini konuşması yasak olan vs.) Kürt gençliği için bir rüya alemine işaret ediyordu. Bu nedenle Türkiyenin büyük metropollerine eğitim için gelen zengin, fakir Kürt gençliği bir anda kendilerini bu sol dünya içerisinde buldular. Doğal olarak onların kurulu olan “örgütsel çatı”ları altında, birlikte siyasi faaliyet içerisinde bulundular. Bu siyasi faaliyetler kısa süre içerisinde Kürt coğrafyasında da yankı buldu. Baskı ve yoksulluk altında yaşayan Kürt gençleri metropollerde oluşan “Türk Sosyalist” örgütlerini, kendi muhalif kişilikleri için mücadele alanı ve aracı olarak seçtiler. Eğitim bir yandan Kürt gençliği için bir aydınlanma kapısı olurken, diğer yandan eğitim müfredatının içeriği nedeniyle asimilasyona açılan yolun başlangıcı oldu. Devletçi-Kemalist ideoloji adım adım Kürt gençlerinin damarlarına da zerk edilmeye başlandı. Bu günde eğitimin bu karakteri değişmiş değildir. İşte 1965’te yaşanan birlikte örgütlenme, böyle bir sürecin ortaya çıkardığı bir anlayış çerçevesinde şekillenmiştir

Ancak “Türk Solu” nun bürokratik devlet yapısı ve onun ideolojisi olan Kemalizm’le “sarmaş dolaş” olması bu gün olduğu gibi, o gün de darbecilerle flört etmesi, Kürtlerin doğal haklarına yaklaşımları, Kürt gençliği içerisinde, kendi sorunlarını çözmeyi programının merkezine alan yeni örgütlenme çabalarının ortaya çıkmasına yol açtı. İşte bu koşullarda, DDKO bu ihtiyaca cevap verecek bir örgüt modeli olarak görülüp, inşa edildi. Kısa süre içerisinde Kürt gençliği içerisinde ciddi bir siyasi güç haline dönüştü. Bu yapı içinde yan yana gelen bir kısım genç önder T-KDP saflarında yeni bir anlayışla örgütlenmeye başladı. TİP içinde yaşananlar Kürtlerin ayrı örgütlenmesine de ciddi bir ortam hazırladı.  Yaşanan 12 Mart faşizmi ve DDKO davası, bu dava tutukluları ve Kürtler açısından yeni bir sürecin tetikleyicisi oldu.

1970’li yıllar dünyada sosyalizmin zaferden, zafere koştuğu bir döneme işaret ediyordu. Dünya ikiye bölünmüştü “Sosyalist Blok-Kapitalist-Emperyalist Blok” bile bildiğimiz bütün kötülüklerin anası olarak kapitalist-emperyalist sistem olarak gösteriliyordu. Ancak Kürt gençleri kısa süre içerisinde şunun farkına vardılar: “Kürt ulusunun kurtuluşu için Türkiye’de sosyalizmin geleceği günü beklemek,” ham hayalden başka bir şey değil. Kaldı ki Angola, Mozanbik, Gine Bisao, Kamboçya, Vietnam, Kuzey Kore vs sömürgecilere karşı “sosyalistlerin” önderliğinde silahlı mücadele ile bağımsızlıklarına kavuşmuştu. O halde Kürtlerin de bunu başarmaması için hiçbir neden olamaz. Bu nedenle yapılması gerekli olan; sorunu çözmeyi merkezine alan, buna uygun ittifaklar öngören, bir yapı-örgüt inşa etmekti.  Kürtlerin “dünya devrimine” katkısının da, ancak Kürdistan’ın bağımsızlığına ulaşıp özgürleşmesi ile olanaklı olduğu inancıyla, “Anti sömürgeci” Kürdistan için “bağımsız, birleşik, demokratik-sosyalist” devlet modeli öngören yapılar ortaya çıkıp hızla Kürt coğrafyasında örgütlenme (Bunun tek istisnası; çözümü federasyonlaşmakta gören KSP-Özgürlük Yolu olarak gösterilebilir.)  olarak başarısı gösterdi. Dünya “sosyalist” hareketinde yaşanan her bölünme, Kürt sosyalist gençliği içerisinde de taraftar bulup yeni bir örgütün ortaya çıkmasına vesile oldu. 1980 yılına gelindiğinde Kürt siyasi yapılarının tamamı “bağımsızlıkçı, sosyalist, ayrı örgütlenmiş” yapılar olarak tarih sahnesinde yerini almış bulunmaktaydı.

Ancak 12. Eylül 1980 darbesi ABD’nin de desteğini arkasına alarak Türkiye’de anti kominist, anti Kürt karekterde ciddi bir zulüm uyguladı. Bu darbe nedeniyle örgütlü sol ve Kürt hareketleri önemli ölçüde güç kaybetti. 12. Eylül darbesi sonrası öncesi ve sonrasında birçok siyasi yapı Türkiye dışına çıkmaya başlamış olmaları nedeniyle bir süre sonra Türkiye dışında yeniden faaliyet göstermeye başladılar. Bu dönemde de Kürt siyasi hareketleri kendi bağımsız örgütleri çatısı altında siyasi faaliyetlerini sürdürmeye devam ettiler. Unutulmamalı ki örgüt ihtiyacını ortaya çıkaran şey yaşanan koşullardır. Koşullarda ciddi bir değişim olmadığı sürece, Ortadoğu Coğrafyasında yaşayan Kürtlerinin, kendi sorunlarını çözmeyi programlarının merkezine koyup, bu çerçevede oluşturdukları örgütsel çatılar altında mücadele etmelerinden daha tabii bir durum yoktur. Eğer Türk ve Kürt halkının (Ya da Türkiye halklarının) birlikte örgütlenme koşulları hayat tarafından dayatılmış olsaydı, bu talep Türk halkı tarafından da hissedilirdi. Oysa yaşanan pratik bunun tam tersini göteriyor. Türk halkından kasıt, eğer sol adına faaliyet gösteren küçücük solcu camat ve tarikatlar ise buna bir diyeceğim olamaz, yok eğer geniş halk kesimleriyse hepimizin bildiği gibi böyle bir talep kesinlikle söz konusu değildir.  Son seçim çalışmalarında HDK adı altında faaliyet gösteren insanların seçim çalışması için gittikleri şehir ve kasabalardan saldırılar sonucu ayrılmak zorunda kalmaları, Türk halkının birlikte örgütlenmeye ne kadar “hevesli” olduklarını bize göstermektedir. Son örnek ise Soma’da yapılan gösteriler sırasında polisin götericileri dağıtmak için uyguladığı yönteme, göstericilerin “Biz Kürtmüyüz, teröristmiyiz?” diyerek tepki göstermeleri oluşturmaktadır. İran, Suriye, Irak’taki “birlikte örgütlenme” ihtiyacından bahsetmeye hacet bile yok diye düşünüyorum. İran’da hak talep ettiği için vinçlerin ucunda sallanan Kürt gençlerinin bedeni “birlike örgütlenme” ihtiyacına verilen cevabın ne olduğunu göstermektedir. Kaldı ki PKK-KCK faaliyet alanlarının Kürtlerle sınırlı olması da bu yapıların söylemlerinin hayattaki karşılığını bize açıkça göstermektedir.

Ancak ayrı örgütlenmek birlikte iş yapmaya, ittifaklar oluşturmaya kesinlikle engel değildir. Eğer ortak amaçlarınız var ise, bu amaçlara ulaşma doğrultusunda birlikte hareket etmeniz kaçınılmaz olur. Yeter ki samimi olunuz. Unutmayın ki; “bir milleti ezen milletin kendiside özgür olamaz”

Not: Ben soruyu Kürd coğrafyasında yaşayan Kürdleri esas alarak cevaplandırmaya çalıştım. Daha sonraki bir yazımda ise; Türkiyenin batısında yaşayan Kürdler açısından da örgütlenme sorununa kendi cevabımı aktarmaya çalışacağım.

Facebook Yorumları

reklam
28.12.2015
“Analar ağlamasın”dan “Analarını ağlatacağız”a nasıl gelindi!
16.12.2015
TAHİR ELÇİ’Yİ KİM ÖLDÜRDÜ?
4.9.2015
Öcalan neden devreye girmiyor?
19.08.2014
İŞİD AYNASINDAN YANSIYAN “İSLAM” GÖRÜNTÜLERİ
13.06.2014
Kürtler Türklerle Birlikte Örgütlenmeli mi?
09.06.2014
A.Öcalan ve PKK’nin tercihleri neye işaret ediyor?
10.03.2014
İLKER BAŞBUĞUN “ADALET” TALEP EDEN HAYKIRIŞINA İNANALIM MI?
26.01.2014
Tek adam iktidarlarının kaçınılmaz sonu
06.01.2014
Zenginleşme ile iktidarlaşma arasındaki ilişki
02.01.2014
Ilımlı İslamın İktidarla İmtihamı
01.08.2013
Kurdistan Sorunun Tarihsel Arka Planı-4
28.06.2013
“Gezi Parkı” olayları neye işaret ediyor?
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları


Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive