A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

Virginia Woolf, Maya Angelou ve yazının kadın sesi


9.03.2020 - Bu Yazı 743 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Bu yazıya başlamadan evvel yazar, şair, şarkıcı, dansçı, koreograf, oyun yazarı, öğretmen, Holywood’un ilk siyah kadın yönetmeni, feminist, Malcolm X ve Martin Luther King’le birlikte ırkçılıkla savaşmış Maya Angelou’nun hayat hikayesini okuyordum. Yalnız bir anne ve erkek dünyasında mücadele veren bir aktivist olarak ‘Bir Kadının Yüreği’ adını verdiği otobiyografik romanında, anlatılması zor anılarını kendine has acı ironisiyle aktarıyordu. Okuru 1950 ve 60’ların Amerikası’ndaki ırkçılık gerçeğini gösterirken, siyah hareketinin öncüsü olma yolundaki zorlukları da gösteriyor.

 Maya Angelou, Harlem Yazarlar Birliği’ndeki ilk okuma gününden sonra yazma arzusuna ve eylemine dair kendisiyle yüzleşiyordu; 

“Serin şarabımı içip geceden çıkardığım dersleri düşündüm. Geniş bir kelime dağarcığım olduğu ve çocukluğumdan beri durmaksızın okuduğum için kelimeleri ve onları derleyip toparlama sanatını hafife almıştım. Yazarlar benim bu rasgele tutumumu eleştirmiş ve asıl amacımla yüzleştirmişlerdi. Yazmak istiyorsam, idamı bekleyen bir mahkum gibi dikkatimi tek bir şeye yoğunlaştırmaya istekli olmam gerekiyordu. Teknik öğrenmeli ve bilgi eksikliğimi gidermeliydim”. 

Angelou’nun yazarlık serüveninde onu en çok zorlayan mesele, teknik ve bilgi eksikliği olmamıştır muhtemelen. Bunu zaman içinde yazma tecrübesiyle anlamış olduğunu tahmin ediyorum. O gece, “yazmanın donmuş bir gölün ortasına atlamaktan farksız olacağı” sonucuna varması, yazanın cinsel kimliğinden bağımsız yazının tekinsiz doğasını tarif ediyor. Yazmak, o donmuş göle atlayıp yüzebilenler için bir tür mucize ve bunu öğrenebilmek için önce boğulmayı göze almak gerekiyor. 

Ben yazma eyleminin ardındaki gölgeli bahçelerde özgürce dolaşan, yazının “sırlarını” kendi diline dönüştürerek aktaran yazarları okumayı seviyorum. Yazı tarihinin üst üste yığılan derin katmanları arasında kendi okuma-yazma merakımın, tutkumun köklerini de görebiliyorum. O sonsuz yolculukta, “ötekilerle” sürprizli karşılaşmalar, ne vakit uyanacağı belli olmayan kırık dökük sezgiler, hafıza oyunları, doğurganlığa yatkın bir yaratma güdüsü, hayal kıvılcımları, yazma arzusunu çoğaltarak zenginleştiren ses yankıları, benliğin keşfine ve meçhule açılırken uçuşan duygu kristalleri var. 

Yazmak bu haliyle çok renkli bir çiçek dürbününden dünyayı izlemek kadar haz veren bir tutku olabilir ama eril tahakkümün her çağda ve her yerde hala baskın olduğu düşünüldüğünde “yazmanın” öteki yüzüne de cesaretle bakabilmek gerekiyor. Bu bakış, yazanı, yazarak yaratanın içindeki kadın ve erkek rollerinin, seslerinin, toplumsal kimliklerinin birbirlerinin içinde eridiği kimi zaman da çatıştığı o muğlak alana da taşıyor. 

Dille kurduğumuz çetrefilli ilişki, kendimizle, bizi sınırlayan hayat koşullarıyla, tabiattaki tüm varlıklarla ve yaralarımızı kabuğuna sürttüğümüz yeryüzünün vahşi iklimiyle kurduğumuz ilişkiyi de belirliyor. Virginia Woolf dille münasebetimizi en sahih anlatan yazarlardan. 

Yıllar boyu kadın hareketinin ve yazan kadınların ‘el defteri’ olan ‘Kendine Ait Bir Oda’da, yazmanın, edebiyatın, kadın yazının tarihsel ilişkilerini, kendi tecrübesinden süzülen düşünsel karmaşasını edebi bir lezzetle buluşturarak aktarmıştı. O kitabın slogan haline gelen çağrısı; “Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın”, sadece çadaşı olan kadınlara değil, erkek dünyasının körlüğüne ve geleceğin muhtemel ozanlarına da yazılmış bir mektuptur aslında. 

Bu yazıda söz etmek istediğim bu kitap değil. Türkçede ‘Benlik Üzerine Denemeler’ adlı kitabında yer alan konuşmalarından birini aktarmak istiyorum. (Kadınlar İçin Meslekler) 1931’de Kadın Hizmetleri Ulusal Derneği’nde yaptığı bu sunum, tabiatının en belirgin özelliği olan dikenli mizah anlayışını, kıvrak zekasını, samimiyetini ve kendisiyle olan çetin mücadelesini de gösteriyor. 

Kısa bir konuşmada, ağını sabırla ören bir örümcek misali zamanı iyice esnetiyor. Asırlar boyu süren “sessizlik cezasına”, özgün, lirik ve coşkulu müziğiyle cevap veriyor ve salondaki dinleyicilerin de kendi sınırlarını zorlamalarını istiyor. Onlara konuşmalarını, hayal kurmalarını, yazmalarını engelleyen o “hayalet kadını” işaret ediyor. Ona ünlü bir şiirin kadın kahramanının adını vermiş; ‘Evdeki Melek’. 

Önce yazma yolunda adımlarını sağlamlaştırmış ünlü, ünsüz kadın yazarları hatırlatıyor. Sonra kendi basit hikayesini anlatıyor; 

“Tek hayal edeceğiniz, bir odada elinde bir kalemle bir kız. Bu kızın tüm yapması gerekense kalemi soldan sağa oynatıp durmaktı, saat ondan bire kadar. Sonra aklına hem çok kolay hem de çok ucuz bir şey yapmak aklına geldi: O sayfalardan bir kısmını zarfa koyup, üstüne de bir penilik bir pul yapıştırdıktan sonra zarfı köşedeki kırmızı kutunun içine atmak. Ben işte böyle gazeteci oldum”. 

Woolf’un kendisine ilk defa para kazandıran o makalesi ünlü bir yazarın romanı hakkındaymış. Diyor ki, “Bu incelemeyi yazarken farkettim ki eğer kitap incelemeleri ve eleştirileri yazacaksam savaşmam gereken bir de hayalet vardı. Bu hayalet bir kadındı. ‘Evdeki Melek’ kitap eleştirileri yazarken benle kağıdım arasına giren oydu. Beni rahatsız eden, zamanımı boşa harcatan hep oydu; bana öyle eziyet etti ki sonunda onu öldürdüm”. 

Woolf’un anlayışlı, cazibeli, bencillikten uzak, kendini feda eden, aile hayatının ustası, başkalarının düşüncelerini önemseyen, sevecen, cinsiyetinin bütün maharetlerini ve cilvelerini kurnazca kullanan “saf” diye tanımladığı o meleği öldürmek bugün bile pek kolay değil. Onu öldürmezseniz onun sizi öldüreceği bilgisiyle yazmak, sadece benliğe değil yazının ruhuna da zarar veriyor. 

Dediği gibi, “bir aklınız ve kendinizi ait - doğru veya yanlış - düşünceleriniz olmadan, insan ilişkilerine, ahlak ve seks hakkında doğru olduğuna inandıklarınızı dile getirmeden roman bile eleştirmezsiniz”. Hatta kimsenin görmeyeceği, sonradan okuduğunuzda kendinize dair şaşırtıcı duygularla karşılaşacağınız bir günlük bile yazamazsınız. 

Woolf’un “meleği öldürmenin” simgesel karşılığı her anlamda önemli. Evet, bir hayaleti öldürmek bir gerçekliği öldürmekten daha zordur ama dürüst bir yazma eylemi için şarttır. 

Yazanın o dişil sesle karşılaşması yazım aşamasında neden önemlidir kısmına de değiniyor konuşmasında. İzleyiciden elinde bir dolma kalem saatlerce kalemi hokkaya daldırmadan oturan bir kız hayal etmelerini istiyor. Derin bir gölün kıyısında oltası suya atılmış bekleyen hayallere dalmış bir balıkçı resmi gibi canlandırıyor onu. Bilinçdışı varlığın derinliklerine batmış kızla medcezirli duygular arasında dolaşırken ansızın o dikenli sesi araya giriyor; 

“Sonra olan olur, erkek yazarlardan çok daha yaygın şekilde kadın yazarların başına gelen bir tecrübedir bu. Olta kızın parmakları arasından kayıverir. Hayal gücü sert bir şeye çarpmıştır. Kız düşünden uyanır. Dosdoğru söylemek gerekirse, kız bir şeyler düşünmüştür; beden hakkında bir şeyler, bir kadın olarak konuşması yakışık almayacak tutkular hakkında bir şeyler. Ama erkekler, demiştir mantığı ona, şoka girerler. Erkeklerin tutkuları hakkında doğruları söyleyen bir kadın için ne düşüneceği bilinci, kızı sanatçının bilinçsizlik halinden uyandırmıştır. Ve artık yazamaz. Trans hali sona ermiştir…Erkekler bu konularda kendilerine büyük bir duyarlılıkla muazzam özgürlükler tanırken, kadınların aynı özgürlükleri kınamak veya cezalandırmak üzere takındıkları aşırı sert tutumun farkında olduklarından ya da bu haşinliği kontrol edebileceklerinden şüpheliyim”. 

Doğrusu ben bu konuşmanın yapıldığı tarihten nerdeyse bir asır sonra, erkeklerin her anlamda haşinliklerini kontrol edebildiklerinden hala şüpheliyim.

Woolf “Evdeki Meleği” öldürmüştü ama bir beden olarak kendi deneyimleri hakkındaki gerçekleri söyleyebilme sorununu tam çözememişti. Ve içtenlikle soruyordu; “Kadınlar için en serbest meslek olan edebiyatta durum böyleyse, şu anda girişmekte olduğunuz yeni mesleklerde durum nasıldır kim bilir?”. 

O “hayaletler” hayatın her alanında hala görünüyor ama Woolf gibi kendi sesinden, bedeninden, düşüncelerinden ürkmeyen, çağının ötesine kararlı bir cesaretle bakabilen yazarlar sayesinde bugün benzer zorlukların üstesinden gelmek için mücadele veriyoruz. Onların kelimelerine eklenerek sonsuz bir yazı zincirinin halkası olmaya çalışıyoruz. Hayatın akıp giden nehrinde bir su damlası gibi küçük olduğumuz halde o umudun peşinden sürükleniyoruz. 

Mesele bu örnekte olduğu gibi beden veya tutkular hakkında yazmakla sınırlı değil elbette. Yazanın, kendine, düşüncelerine ve hedefine olan sadakati onun özgürlük sınırlarını da belirler. 

Sevdiğim yazarlardan Marguerite Yourcenar, “Yazmak bir çaba mı yoksa bir ıstırap mıdır” sorusuna, “Hayır sadece bir iştir, ancak aynı zamanda neredeyse bir oyun ve bir sevinçtir de, çünkü önemli olan yazı değil, bakıştır” der. Mühim olan o bakışı eşitliğin, cinsiyetler arasınada büsbütün benzeşme olmadığı  gerçeğiyle özgürleştirebilmek bana göre. Kadın ya da erkek, yazan kişi, eserini/yazısını tamamladıktan sonra kendi cinsiyetinin dışına taşıp başka bir bilinç düzeyine ulaşıyorsa eğer kendisiyle savaşan o hayaleti öldürebilmiş demektir. 

"Kendine ait bir oda” yaratma ihtiyacı, tecrübeleri yazıya tercüme etme biçimiyle şekilleniyor. Jean Rhys’da olduğu gibi bedeli “mutlu bir kadın olma hayalinden” vazgeçmekse mesela, bunu da göze alabilmek gerekiyor. Laura Elkin onu anlattığı yazısında şöyle diyordu; 

“Rhys’ın kadınları onun gibi sanatçı karakterler değillerdi; aksine öyle olmadıkları için acı çekiyorlardı. Onları ayakta tutacak bir şeyleri yoktu”.

Yazmak, ancak yazanın kendisini de sağaltan bir eyleme dönüştüğünde her türden baskıdan arınabiliyor belki. 

Yazının kendini sesini bulan bir “sessizliği”, katmanlardan oluşan bir yol haritası var. Bu yazıyı yazarken eski bir yazımla karşılaştım. Ve  “kendime ait o odanın” içinde neler olduğunu hatırladım; 

Bir kafenin verandasında oturmuş gelip geçen insanları izliyorum. Onlar hakkında hikayeler uyduruyorum. Eski bir alışkanlık. Her an sürprizli bir “karşılaşma” olabileceği ihtimali huzursuzluğun kara bulutlarını kısmen dağıtıyor. Kısa bir süre sonra şehir yaşamının yorgunluğu yerini ılık bir rehavete bırakıyor. Masada okurken içmeyi unuttuğum soğuk çay, sayfaları düşüncelerle mühürlenmiş kitabım, muhtemel yazılara dair notlar ve anlık duygu kırıntılarının olduğu eprimiş bir defter var. Artık dışardaki yabani sesleri duymuyorum. 

Şehir, beden, yürümek ve yazmak arasındaki ilişki üzerine düşünüp yazmıştım; Bildiğiniz, tanıdığınız hayattan uzaklaşıp tekinsiz bir yere adım attığınız o ilk anı düşünün. Kalabalıklar önünüzden akıp gidiyor. Mülteciler, işçiler, direnenler, diktatörlüğe itiraz edenler, barış isteyenler, ezilenler, kadınlar, öğrenciler, anneler, işçiler, isyankârlar ve bu uğultu içinde büsbütün kaybolanlar. 

Onlarla birlikte değilsiniz ama o büyük “insanlık yürüyüşüne” katılmak istiyorsunuz. Sesinizi duyurmak, başkalarının acısıyla, yaşam sevinciyle, hayalleriyle, umuduyla buluşmak için önce zihinsel bir adım atıyorsunuz. Daha sonra doğuştan sahip olduğunuz o doğal dürtü tarihin bir parçası oluveriyor. O vakit kitlesel gösteriler, keşif yürüyüşleri, kültürel seyahatler insanlığı farklı amaçlar etrafında buluşturup nihai ‘varış noktasına’ taşıyor.

Yazı kendi “esaretinin” zincirlerinden kurtulduğunda, akışkan düşünceleriyle ait olduğu “insanlık yürüyüşüne” böyle eşlik ediyor sanki. 

Woolf, o konuşmanın sonunda, dinleyicileri “o odanın” içinin nasıl doldurulacağı sorusuyla baş başa bırakıyordu; 

“Sizler şu ana kadar sadece erkeklere ait olan evde kendinize ait odalar kazandınız. Muazzam bir emek ve çaba harcayarak da olsa, kirayı ödeyebilecek durumdasınız. Kendi yıllık beş yüz sterlininizi kendiniz kazanıyorsunuz. Fakat bu özgürlük sadece başlangıç; oda sizin odanız ama hala çıplak. İçinin döşenmesi lazım, dekore edilmesi lazım. Onu nasıl dekore edeceksiniz. Kiminle ve hangi şartlarda paylaşacaksınız?”. 

Bir asır sonra esas üzerine düşünülmesi gereken soru hala bu kadar basit ve sade kanaatimce. Yazmanın özgürlüğünü idrak etmek, kendini ve öncekileri tekrar etmeden, ‘şimdi’nin muhtemel değişkenliğinde Woolf’un ilk kez sorduğu bu sorunun özgün ve müphem cevabında saklı. 

*Benlik Üzerine Denemeler - Virginia Woolf, Çev. Esra Çakıruylası / Ayrıntı Yayınları 

*Maya Angelou - Bir Kadının Yüreği / Everest yayınları 

Facebook Yorumları

reklam
12.04.2020
‘Ev’in halleri, mekan, yazar odaları ve George Perec
9.03.2020
Virginia Woolf, Maya Angelou ve yazının kadın sesi
24.02.2020
Irkçılığın kökeni, Yeraltı Demiryolu ve Whitehead
10.02.2020
‘Gürültülü Yalnızlık’, Hrabal ve kitaplara ağıt
27.01.2020
Rilke, Zweigın soylu vedası ve nergisler
23.12.2019
‘Tehdit Mektupları’, vicdan ve Aslı Biçen
2.12.2019
Yazarlar anlatıyor: İlham, yaratıcılık ve o kristal an
19.11.2019
Victor Jara, umut ve Yarım Kalan Şarkı
12.11.2019
Okurla kurgunun buluştuğu Çarpıtma Sanatı ve Vasquez
4.11.2019
‘İçimizdeki Ermeni’, Yüzleşme ve Yesayan
28.10.2019
Kendini doğuran Furuğ Ferruhzad’ın dünyasında yolculuk
21.10.2019
Ferrante’yle hayatı ve yazıyı sorgulamak: ‘Tesadüfi Buluşlar’
7.10.2019
Ötekilerin yolculuğu ve Ulrich Alexander Boschwitz
9.09.2019
Son tetikçi Hitlerin düşündüren portresi ve Haffner
25.08.2019
Diyarbakır Hikâyeleri, kelimeler ve Murat Özyaşar
14.08.2019
‘Ötekilerin Kökeni’, ırkçılık ve Toni Morrison
7.07.2019
İtiraz günlüğü Jakop Von Gunten ve Robert Walser
22.03.2020
‘Korkunun Felsefesi’, gelecek umudu ve Svendsen
7.07.2019
İtiraz günlüğü 'Jakop Von Gunten' ve Robert Walser
19.06.2019
Aşkın doğası, Marie Curie, Blanche ve Enquist
9.06.2019
'Çernobil Duası' ve kurgusal gerçekliğin öteki yüzü
4.06.2019
Marcel Proust’un 'gizli' yaşamı ve Edmund White
27.05.2019
'Karanlıktaki Umut' ve Rebecca Solnit
19.05.2019
Cezayir’de bir kitapçının-yayıncının hikayesi: 'Zenginliklerimiz'
12.05.2019
John Berger ile 'Manzaralar'a bakmak
21.4.2019
Zabel Yesayan’la ‘Yıkıntılar Arasında’ dolaşmak
14.4.2019
Devran: İnatçı bir umut ve Selahattin Demirtaş
7.4.2019
Savaş çocuklarının öyküleri: 'Son Tanıklar'
31.3.2019
'Kendiyle Dost Olmak' ve Hikayenin aslı
24.2.2019
Ret yazarlarının hikâyeleri ve Enrique Vila-Matas
10.2.2019
Yazarların takıntıları ve tuhaf alışkanlıkları
21.1.2019
Hermann Hesse'nin 'Ağaçlar'ı ve hafıza
24.12.2018
Steinbeck ve ‘Mektuplarda Bir Yaşam’
17.12.2018
Bir özgürleşme ihtimali olarak aşk ve Zabel Yesayan
26.11.2018
Yazarlarla 'Okuma Üzerine Yakın Okumalar'
12.11.2018
John Berger ve Jean Mohr’la göçmen işçilere bakmak
28.10.2018
Ishiguro'nun 'küçük ve mahrem' keşifleriyle Nobel yolculuğu
22.10.2018
Robert Musil’le ‘Aptallık Üzerine’ düşünmek
16.10.2018
'Şehirde Yürüyen Kadınlar' ve yazının flanözleri
8.10.2018
Patti Smith ‘Adanmışlık’la soruyor: Neden yazarız?
17.9.2018
George Orwell’le ‘Edebiyat Üzerine’
26.8.2018
Gorki’nin Tolstoy anıları ve hafıza
22.8.2018
Herman Hesse’nin ‘Görkemli Dünya’sı ve Yazı
6.8.2018
'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk
30.7.2018
'Denize Gömülenler' ve Umut
23.7.2018
‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
7.1.2017
John Berger’le iyimserlik diyarında “Hoşbeş”
12.12.2016
Flaubert’in Doğu’suna yolculuk
20.11.2016
Savaşın ‘Kadın’ yüzü ve Aleksiyeviç
11.10.2016
Hasan Ali Toptaş’ın merhametli romanı “Kuşlar Yasına Gider”
2.10.2016
Faşizmi sanatla sorgulayan besteci; Dimitri Şostakoviç ve J. Barnes
10.7.2016
Kokuların duygusu ve edebiyat
3.7.2016
Cahit Sıtkı’yla kelime deryasında yolculuk
26.6.2016
Yürümenin gücü
19.6.2016
Fanilik ve yazı
12.6.2016
Yalnızlığa Övgü ya da buruk bir sitem
5.6.2016
Kafka’yı mektuplarıyla anlamak
30.5.2016
Sebald ve Walser’in izinde yazı kardeşliği
22.5.2016
Galeano’nun ‘Ateş Anıları’yla tazelenmek
9.5.2016
An’ları genişletenler ve Proust
5.5.2016
Korkuyorlar
2.5.2016
Tabiat, insan ve Novalis
27.4.2016
Gerçekler ve laiklik
25.4.2016
Yazmak ve yolculuk
22.4.2016
Köle ticareti ve 'Misafir'
17.4.2016
Kayboluşun sırları ve bahar
5.4.2016
Kültürel soykırım, Sur ve Tahir Elçi
31.3.2016
Heyecanlı gazetecilik ve ‘Dava’
24.3.2016
Meslek onuru ve Çetin Altan
21.3.2016
Anne Frank’in kelimeleri ve korku
17.3.2016
Gerçeklikten kopuş ve Nevruz
14.3.2016
Werner Herzog, Rebeca Solnit ve kadınlarla umuda yürüyüş
10.3.2016
İsimlerini bakır telle yazan çocuklar ve ev
8.3.2016
İnsanlık tarihinin iz bırakan ‘Kadınlar’ı ve Galeano
7.3.2016
Gazetecilik, taraftarlar ve medya
21.2.2016
Savaş çığırtkanları ve hikayeler
7.2.2016
Araf'taki mültecilerin sonsuz ıstırabı
26.1.2016
Toprağın Tuzu: Gezegene yazılmış bir aşk mektubu
24.1.2016
‘Tarihe Düşülen Notlar' ve Akademi
10.1.2016
Gömülemeyenler ve ölmeden ölenler
30.12.2015
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
27.12.2015
Susanlar değil ‘adalet savaşı' verenler hatırlanacak
8.11.2015
Gerçeğe bakma cesareti ve Günter Grass
11.10.2015
Yürüyüşün iklimi ve protesto
27.9.2015
'Eski Sevgiliye Yazılmış Mektuplar’ için…
20.9.2015
Linç kitle iktidar ve insan
6.9.2015
İnsanın tabiatla zorlu sınavı ve Hopa
23.8.2015
İyilikle ‘kötülüğün' bitmeyen mücadelesi ve Faust
9.8.2015
Beklerken yazma umudunun kitabı: Ağaçların Özel Hayatı
26.7.2015
Savaşın uğultusunda bölük pörçük yaşamlar
5.7.2015
Ihlamurlar, savaş ve Remarque
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
01.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları


Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive