A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

'Şehirde Yürüyen Kadınlar' ve yazının flanözleri


16.10.2018 - Bu Yazı 95 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Şehrin gizli efendisi gibi dolaştığım sokaklardan, geniş̧, işlek ana caddelerden, harabe evlerin, çirkin binaların, parlak vitrinlerin, yarısı sokağa saçılmış çöp bidonlarının önünden geçip beni her defasında eski bir dost gibi kucaklayan mahalleye dönünce rahatlıyorum. Avare dolaşmaktan zihnim acıyor. Zamanı, arzulamayı, kim olduğumu, vücudumun ritmini, isyanımı unutana kadar yürümek isterdim ama yorgunum.

Tanıdık kokuları, sesleri, her an uyanmaya hazır hatıraları ve canlı varlıklarıyla bildiğim bir yer. Ağaçlar usulca hışırdıyor. Mahcup bir kusun yalnızlığını dinliyorum. Tek gözlü̈ kedi dünyayı kendi çemberinden izliyor. Okulun bahçesinde çocuklar cıvıldaşıyor. Köşedeki bakkalın önünde boğuk sesli adamların kavgası, kalabalığın uğultusuna karışınca, kayboluyorum.

Bir kafenin verandasında oturmuş gelip geçen insanları izliyorum. Onlar hakkında hikâyeler uyduruyorum. Eski bir alışkanlık. Her an sürprizli bir ‘karşılaşma’ olabileceği ihtimali huzursuzluğun kara bulutlarını kısmen dağıtıyor.

Kısa bir süre sonra şehir yaşamının kaçınılmaz yorgunluğu yerini ılık bir rehavete bırakıyor. Masada okurken içmeyi unuttuğum soğuk çay, sayfaları düşüncelerle mühürlenmiş kitabım, muhtemel yazılara dair notlar ve anlık duygu kırıntılarının olduğu eprimiş bir defter var. Artık dışarıdaki sesleri duymuyorum.

Şehir, beden, yürümek ve yazmak arasındaki ilişki üzerine düşünüp yazdığımı hatırlıyorum: Bildiğiniz, tanıdığınız hayattan uzaklaşıp tekinsiz bir yere adım attığınız o ilk anı düşünün. Kalabalıklar önünüzden akıp gidiyor. Mülteciler, işçiler, direnenler, diktatörlüğe itiraz edenler, barış isteyenler, ezilenler, kadınlar, öğrenciler, anneler, işçiler, isyankârlar ve bu uğultu içinde büsbütün kaybolanlar.

Onlarla birlikte değilsiniz ama o büyük ‘insanlık yürüyüşüne’ katılmak istiyorsunuz. Sesinizi duyurmak, başkalarının acısıyla, yaşam sevinciyle, hayalleriyle, umuduyla buluşmak için önce zihinsel bir adım atıyorsunuz. Daha sonra doğuştan sahip olduğunuz o doğal dürtü tarihin bir parçası oluveriyor. O vakit haç yolculukları, kitlesel gösteriler, keşif yürüyüşleri veya kültürel seyahatler insanlığı farklı amaçlar etrafında buluşup nihai ‘varış noktasına’ taşıyor.

Yazmak, insanı şimdiki anın sınırlı hayat bilincinden koruyor. İnsan çürümekten, yok olmaktan, unutulmaktan korktuğu için de yazıyor. Yürüyerek şehrin iz bırakan duygularını, kültürel birikimini keşfetmenin, yazmanın ruhuna benzer ‘direnişçi’ bir ruhu var. Lauren Elkin’in ‘Flanöz; Şehirde Yürüyen Kadınlar’ını okumaya bu düşüncelerle başladım.

Kitaplar ve kültür üzerine makaleler, denemeler yazan Elkin, kadın yazını, biyografi, deneysel şiir, görsel kültür ve fotoğraf gibi farklı alanlarda çalışan bir yazar. 2004’te Paris’e yerleşmiş. Londra, Venedik, Tokyo ve Hong Kong’u, bu kitaba konu olan yazarlar ve kendi tecrübeleriyle keşfedip, benzeri olmayan melez bir tür yaratmış.

Okurken epeydir sayfaları arasında kaybolmayı arzuladığım türden bir kitap olduğunu anlayınca sevindim. Yazarların bu gizli/açık akrabalığını, farklı zamanlarda aynı mekânlarda benzer düşünceler ve hislerle buluşmalarını büyüleyici buluyorum.

Elkin, ‘Flanöz’ün tarihi ve kültürel sürecini anlattığı uzunca giriş yazısından evvel, eserlerini şehirlerle birlikte incelediği yazarları anmış:

“Zihin gözümde fotoğrafçısı olamayan, bir günceye ya da romana kaydedilmiş başka benzer görüntüler kurguladım. Sokaklarda yürüyebilmek, şehirde kaybolabilmek, kalabalıkta bir ‘zerrre’ olabilmek için erkek gibi giyinen George Sand bunlardan biri. Ya da kafelerin önünden geçerken, birer yabancı olduklarını bilerek, onları gözleriyle takip edenler yüzünden iki büklüm olan kadın karakterleriyle Jean Rhys.”

Virginia Woolf, Agnes Varda, Sophie Calle, Martha Gellhorn ve Joan Didion; Lauran Elkin’in izlerini takip ettiği diğer kadınlar. Başında kelimenin kullanım sürecini anlatıyordu: Flanöz (flaneuse) kelimesi Fransızca (flaneur) kelimesinin dişi halidir ve özellikle şehirde bulunan aylak, salınarak etrafını gözlemleyen kişi anlamına gelir. Bu hayali bir tanımdır. Fransızca sözcüklerin çoğunda bu kelimeyi bulamazsınız bile.”

Elkin 19.yy’da sokakların neye benzediğini anlamak için araştırdığı kaynaklarda erkeklerin kendine has bakışlarını görmüş. Kadın yazının dünyası üzerine de çalışan Elkin, erkek egemen dili, bakışı isabetli örneklerle eleştiriyor.

Bunu yapmasının nedeni, geçmişte ve hâlâ bugün sokağa çıktıklarında kadınların sınırlı özgürlük alanlarını, itbarsızlaştırılmalarını, ‘erkek gibi görünmez olma’ arzularına rağmen göze batmalarını, gördüklerini sanatlarına yansıtmak için kullandıkları yöntemleri okura anlatabilmek.

Yürürken ayaklarıyla şehrin haritasını çıkaran Elkin, sokak hayatında kendilerini yeniden inşa eden kadınların eserleriyle karmaşık ruh haritalarını da çiziyor. ‘Kadınların kalbine dalarak’, onlara göre olmayan yerlerde yürüyerek güçlendikleri yerlerde o da yürüyor.

Onların defterlerini, günlüklerini, kitaplarını okurken benzer duygularla o da yazıyor. Onların ‘itaatsizliğine’ kendi isyanıyla katılıyor. Ve bütün bunları yaparken kendi duygularını ve hatta pek çok yazarın ‘mahrem’ addedip saklayabileceği tecrübelerini okurla paylaşmaktan çekinmiyor.

‘Flanöz’, özenli bir yaklaşımın ve kadınların şehirlerle ilişkisine geniş bir perspektiften bakan çok iyi bir araştırmanın ürünü: “Dikkatimi şehre yönelttiğimde, biri olmadan diğerini de öğrenmenin imkansız olduğunu düşünerek kadınların tarihçelerine, edebiyatlarına ve politikalarına da kulak vermeye başladım. Simone de Beauvoir’dan Susan Brownmiller’a dek herkesi okudum. Alternatif tarihin farkına vardığımda ise bu, benim için itici bir güç oldu ve dünyaya dağılmış ipuçlarını aramaya başladım.”

Elkin, sadece bu kadınların toplumsal cinsiyet rollerini aktaran bir metin yazsaydı, muhtemelen onlarca benzeri olan eleştirel bir kitap olacaktı. Onun farkı, dağılmış ipuçlarını ararken dünyayı bir biçimde değiştirmek isteyen kadınların tecrübelerini kendisiyle buluşturarak yazının imkânlarını da göstermesi. Bunu yaparken başından geçenleri hikâye etme üslubuna hayran olduğumu da itiraf etmeliyim.

Bir yazar size şehrin neden heyecanlandırdığını sebepleriyle anlatabilir. İlgili yazarların şehirdeki izlerini biyografik bilgilerle besler. Vakit geçirdiği mekânlara dair tecrübelerini yazabilir. Ya da onların eserleriyle şehir tutkusu, korkusu ararsındaki bağı, tarihsel süreci aktarabilir. Eğer bunların hepsini okuru eğlenceli bir maceraya davet ederek, bilgi bombardımanıyla sıkmadan yapabiliyorsa hakettiği ‘yer’i bulmuş demektir.

Ben özellikle Jean Rhys ve Virginia Woolf’u kitapları ve günlükleriyle şehirleri ilişkilendirerek (Londra, Paris) anlattığı bölümleri sevdim. Gençliğinde dolaştığı Paris kafelerinde, Rhys okumalarındaki düşüncelerini yazmış: “Ondan, içinde bulunduğu durumu romantikleştirmeyi reddeden acının estetiğini öğrendim… Rhys’ın kadınları onun gibi sanatçı karakterler değillerdi; aksine öyle olmadıkları için acı çekiyorlardı: Onları ayakta tutacak hiçbir şeyleri yoktu.”

Elkin’in buna benzer yorumlarını okurken, Rhys’ın hemen her okurun ilgisini çekecek hayat hikâyesinin bilinmeyen yanlarını öğrenmek de hoşuma gitti. Rhys’ı yazarlığa götüren yolda diğer yazarlarla ilişkisini, mekânlarını kullanma tercihini, melankolisini besleyen alışkanlıklarını onunla beraber dolaşan Elkin’den okumak, severek okuduğumuz diğer yazarları bütünlüklü görme imkânını sağlıyor.

Elkin, bu bölümde “Rhys’ın kadın kahramanları Paris’in cilalanmış ve fazla gezilip görünmüş yerlerindense girintili çıkıntılı, kaba saba ve ehlileştirilemez kısımlarını tercih eder” diyor. Yazarların, sanatçıların hayatında, onların ‘bilinmeyen’ şehirlerinde dolaşırken kendisinin yaptığı da bu aslında. Sokaklarda arzuladıkları gibi dolaşamayan kadınların trajedisini aktarmak, onların acısına ortak olmayı denemek.

Londra’yı Viriginia Woolf’un görmek istediği gibi görebilmek için onun kaldığı farklı adreslerin izini sürmek üzere hazırlanıyor. Romanlarının çoğunun yazıldığı Bloomsbury Meydanı’ndan Tavistock Meydanı’na kadar farklı bölgelerde yürürken kitaplarından ilgili cümleleri Woolf’un zihin akışına benzer bir mantıkla aktarıyor: “Woolf’un hayatından milyonlarca an, onları bir an için yaşayan benmişim gibi zihnime akın ediverdi.”

Elkin, 20.yy’ın en büyük ‘flanöz’ünün Woolf’un en iyi bilinen kahramanlarından Mrs. Dalloway olduğuna inanıyor. Onun şehirle ilişkisini şöyle tarif ediyor:

“Sokak ona ihtiyacı olan her şeyi sağladı. Şehirde yürüdükçe olayları kafasında yeniden yazabiliyordu... Gördüğü insanları merak etmek, kağıt üzerinde ‘hayatın kendisini’ nasıl temsil edeceğini düşünmek onu edebiyat projelerinde ilerletti. Ve bunu yapmak için, her seferinde ‘hayatının tutkusu’ olan şehre döndü. Sokakların gürültüsünün bir tür lisan olduğunu düşündü, zaman zaman durup dinleyebileceği ve yakalayabilceği bir lisan.”

Şehirlerle bedenlerin ilişkisini sorguladığı bölümde soruyor: “Şehir bizi çevreler ve içimize sızar. Biz mi ona dokunuruz yoksa o mu bize dokunur.”  Bu sorunun her ‘flanöze’ göre farklı bir cevabı vardır. Elkin bu noktada şehrin semalarında dolaşan ve henüz kelimelere dönüşmemiş hisleri hatırlatıyor.

Kendimiz olmaktan çıkıp kimliksiz dolaştığımız anları, şehrin geçmişinden kalan izlerle, geçmişimizi temsil eden duyguların kesişme noktalarını, ‘isimsiz gezginlerin bir parçası’ haline geldiğimiz karmaşık ruh hallerini hissedebilmek de bir tür keşif macerası.

Kitabı okuyacak olanlar yönetmen Agnes Varda’nın, savaş muhabiri Martha Gellhorn’un, kavramsal sanatın cesur isimlerinden fotoğraf çı Sophie Calle’in şehirle ilişkisini izlerken sürprizli bir zaman tünelinden geçip gidecek.

Elkin, Woolf’u andığı sayfalarda umutla sızlanıyor: “Onun sevdiği Londra: Artık onu hatırlayan insan sayısı gitgide azalıyor, bizlere ise Woolf’un günlüklerini, mektuplarını ve kitaplarını okuyup kendi kendimize şehri yeniden inşa etmek kalıyor. Bir dünyayı kağıt hışırtılarıyla yeniden yaratmamız gerekiyor.”

Ben yazarları buluşturan kelimelerin sihrine, şehrin ‘gizli’ sokaklarında, hikâyelerinde kaybolmaya, müphem işaretlerin peşinden sürüklenerek başka bir dünya yaratma umuduna inanıyorum. Flanöz, şehrin görünmez sınırlarına, hayata, her türden baskıya meydan okuma cesareti veriyor.

James Joyce, Ulysses’in sayfa kenarına “Mekânlar olayları hatırlatır” diye bir not almış. Hikâyelerimizin sızdığı mekânlar, sokaklar, evler olaylardan çok daha fazlasını hatırlatır bazen. Baharatlı bir kokuyu, unutulamayan sesleri, tanıdık bir yüzü, eski bir melodiyi, hayatın gelip geçiciliğini, duyguların değişimini. Ve şehirle ilişkimizi derinlemesine düşünmenin anlamını.

* Flanöz, Şehirde Yaşayan Kadınlar - Lauren Elkin / Nebula Kitap

Facebook Yorumları

reklam
12.11.2018
John Berger ve Jean Mohr’la göçmen işçilere bakmak
28.10.2018
Ishiguro'nun 'küçük ve mahrem' keşifleriyle Nobel yolculuğu
22.10.2018
Robert Musil’le ‘Aptallık Üzerine’ düşünmek
16.10.2018
'Şehirde Yürüyen Kadınlar' ve yazının flanözleri
8.10.2018
Patti Smith ‘Adanmışlık’la soruyor: Neden yazarız?
17.9.2018
George Orwell’le ‘Edebiyat Üzerine’
26.8.2018
Gorki’nin Tolstoy anıları ve hafıza
22.8.2018
Herman Hesse’nin ‘Görkemli Dünya’sı ve Yazı
6.8.2018
'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk
30.7.2018
'Denize Gömülenler' ve Umut
23.7.2018
‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
7.1.2017
John Berger’le iyimserlik diyarında “Hoşbeş”
12.12.2016
Flaubert’in Doğu’suna yolculuk
20.11.2016
Savaşın ‘Kadın’ yüzü ve Aleksiyeviç
11.10.2016
Hasan Ali Toptaş’ın merhametli romanı “Kuşlar Yasına Gider”
2.10.2016
Faşizmi sanatla sorgulayan besteci; Dimitri Şostakoviç ve J. Barnes
10.7.2016
Kokuların duygusu ve edebiyat
3.7.2016
Cahit Sıtkı’yla kelime deryasında yolculuk
26.6.2016
Yürümenin gücü
19.6.2016
Fanilik ve yazı
12.6.2016
Yalnızlığa Övgü ya da buruk bir sitem
5.6.2016
Kafka’yı mektuplarıyla anlamak
30.5.2016
Sebald ve Walser’in izinde yazı kardeşliği
22.5.2016
Galeano’nun ‘Ateş Anıları’yla tazelenmek
9.5.2016
An’ları genişletenler ve Proust
5.5.2016
Korkuyorlar
2.5.2016
Tabiat, insan ve Novalis
27.4.2016
Gerçekler ve laiklik
25.4.2016
Yazmak ve yolculuk
22.4.2016
Köle ticareti ve 'Misafir'
17.4.2016
Kayboluşun sırları ve bahar
5.4.2016
Kültürel soykırım, Sur ve Tahir Elçi
31.3.2016
Heyecanlı gazetecilik ve ‘Dava’
24.3.2016
Meslek onuru ve Çetin Altan
21.3.2016
Anne Frank’in kelimeleri ve korku
17.3.2016
Gerçeklikten kopuş ve Nevruz
14.3.2016
Werner Herzog, Rebeca Solnit ve kadınlarla umuda yürüyüş
10.3.2016
İsimlerini bakır telle yazan çocuklar ve ev
8.3.2016
İnsanlık tarihinin iz bırakan ‘Kadınlar’ı ve Galeano
7.3.2016
Gazetecilik, taraftarlar ve medya
21.2.2016
Savaş çığırtkanları ve hikayeler
7.2.2016
Araf'taki mültecilerin sonsuz ıstırabı
26.1.2016
Toprağın Tuzu: Gezegene yazılmış bir aşk mektubu
24.1.2016
‘Tarihe Düşülen Notlar' ve Akademi
10.1.2016
Gömülemeyenler ve ölmeden ölenler
30.12.2015
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
27.12.2015
Susanlar değil ‘adalet savaşı' verenler hatırlanacak
8.11.2015
Gerçeğe bakma cesareti ve Günter Grass
11.10.2015
Yürüyüşün iklimi ve protesto
27.9.2015
'Eski Sevgiliye Yazılmış Mektuplar’ için…
20.9.2015
Linç kitle iktidar ve insan
6.9.2015
İnsanın tabiatla zorlu sınavı ve Hopa
23.8.2015
İyilikle ‘kötülüğün' bitmeyen mücadelesi ve Faust
9.8.2015
Beklerken yazma umudunun kitabı: Ağaçların Özel Hayatı
26.7.2015
Savaşın uğultusunda bölük pörçük yaşamlar
5.7.2015
Ihlamurlar, savaş ve Remarque
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
01.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları