A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

Faşizmi sanatla sorgulayan besteci; Dimitri Şostakoviç ve J. Barnes


2.10.2016 - Bu Yazı 1272 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Julian Barnes, bestecinin kaybolan, sürgüne gönderilen, öldürülen, eserleri yasaklanan, ülkeden kaçan, iktidara boyun eğen meslektaşlarına (1950’den sonra kendisinin de yapmak zorunda kaldığı gibi) rağmen müziğinden taviz vermeyen duruşunu “politik tavır ve sanatsal dürüstlük” çerçevesinde tartışmak istemiş ki romanı güçlü kılan önemli unsurlardan biri de bu.

 Bazı kitaplar kendilerine ihtiyaç duyulduğunu hissedip çağrılmayı ister. Julian Barnes’ın Türkçeye çevrilen son romanı birkaç aydır sessizce o daveti bekliyordu. Ülkenin nefes aldırmayan boğucu ikliminde okuyamamaktan, yazamamaktan mustarip olduğum günlerde, gücünü gerçek bir hayat hikâyesinden alan “Zamanın Gürültüsü”yle karşılaşmam tesadüf değildi herhalde. Bu tür sürprizli buluşmaların – koşullar ve dinamikler farklı olsa da – kendini tekrar eden trajediler zincirinde hakiki bir karşılığı var çünkü.

Şostakoviç, klasik müzik severlerin dahi hakkında yapılan belgesellere ve tartışmalara rağmen sanatsal hayatıyla pek bilinen bir besteci değil. Daha ziyade öne çıkan tuhaf özellikleriyle ve siyasi tavrıyla tanınıyor.

 “Trajedi, trajedidir ve iyimserliğin bununla hiç ilgisi yoktur” diyen müzisyen, Barnes gibi acı ironik üslubunu hemen her anlatısında, denemesinde ve romanında fazlasıyla hissettiren bir yazar için doğru bir seçim. Yazarlar, müzisyenler ve sanatçılar üzerinden ölüm korkusunu anlattığı denemelerinden birinde onu tarif ediyordu:

“Ölüm üzerine kara kara düşünen biri olması dışında – zorunlu olarak özel yaşamında – sahte umutlarla, devlet propagandasıyla ve sanatsal ıvır zıvırla da alay eden birisiydi Şostakoviç”.

Barnes’ı cezbeden sanatı sorgulayışını, iyimserlik de barındıran koyu karamsarlığını, yazgısına boyun eğmeyen dik başlılığıyla buluşturan keskin çelişkileriydi muhtemelen.

Aşağılayıcı bir suskunluk

“Zamanın Gürültüsü”, arka planda dönemin politik çalkantılarını, savaşın yıkımını, Stalin ve adamlarının baskıcı rejimini aktarıyor ama murat ettiğinin bundan ibaret olmadığı açılış sahnesinden ve anlatıcının ilk yorumlarından anlaşılıyor. Geriye dönüşlerle kendini, sanat hayatını, ailesini, hayatına giren kadınları, zaaflarını, müziğin bağımsız gücünü sorgularken zihninin ve ruhunun loş alanlarını da gösteriyor bize yazar. Ve onu anlatmak istediği çerçeveye yerleştiriyor en başında. “Doğrusu, şairin söylediği gibi, insanın yazgısından kaçması diye bir şey yoktur. Ve kendi zihninden kaçması da…Yazgı hakkında hiçbir şey yapamadığınız bir şey için kullandığınız tumturaklı bir sözcüktür yalnızca. Hayat size “ve böyle” dediğinde, başınızla onaylıyor ve buna yazgı diyordunuz. Dimitri Dimitriyeviç olarak adlandırılmak onun yazgısı olmuştu”. 

 Şostakoviç’in, çağdaşı olan yazarların, bestecilerin hayatını, Stalin döneminin kaotik çok sesli yapısını iyi çalışmış Barnes. O bestecinin kaybolan, sürgüne gönderilen, öldürülen, eserleri yasaklanan, ülkeden kaçan, iktidara boyun eğen meslektaşlarına (1950’den sonra kendisinin de yapmak zorunda kaldığı gibi) rağmen müziğinden taviz vermeyen duruşunu “politik tavır ve sanatsal dürüstlük” çerçevesinde tartışmak istemiş ki bence romanı güçlü kılan önemli unsurlardan biri bu. Anlatıcının Starvinsky hakkındaki yorumu Şostakoviç’in parlatmak istediği özelliğini de gösteriyordu: “Stravinsky Olympos’unun tepesinde mesafeli, benmerkezci bir edayla oturup kendi ülkesinde sanatçılar, yazarlar ve onların aileleri kovuşturmaya uğrarken, tutsak edilip sürgüne gönderilirken ve de öldürülürken hiç mi hiç ilgi göstermeyerek on yıllar geçirmişti. Özgürlük havasını solurken, ağzından herkesin önünde tek bir protesto sözcüğü çıkmış mıydı? O suskunluk aşağılanası bir suskunluktu ve besteci Stravinsky’ye ne kadar saygı duyuyorsa, düşünür Stravinsky’yi de o kadar hor görüyordu”.  

J. Barnes
 
 

‘Sanat tarihin fısıltısıdır’

20. yy en önemli yazarlarından George Orwell, o dönemde meseleyi benzer bir bakış açısıyla değerlendiriyor “Faşizm Kehanetleri”nde; “Siyasetin edebiyatı istila etmesi kaçınılmazdı. Totalarizm sorunu doğmamış olsa da zorunluydu. Çünkü dedelerimizin, ninelerimizin sahip olmadığı türden bir vicdan azabı, dünyanın büyük sefaletine ve adaletsizliğine karşı bir farkındalık,  bu konuda bir şey yapmak gerektiği yönünde suçluluk dolu bir duygu geliştirdik ve bu, hayata karşı sırf estetik bir tutum takınmayı imkansızlaştırıyor”.

Barnes,  benzer bir noktada 21.yy roman estetiğini dönemin “sanat kimin içindir” tartışmasıyla buluşturduğunda hem Şostakoviç’in hem de çağdaşlarının bakışı yansıyor okura. Hayatının ikinci kısmının ele alındığı bölümde (1948) Jdanov bir kez daha ulusun bestecilerine 1936 Pravda başyazısında vücut bulan eleştirilerin hala geçerli olduğunu hatırlatıyor. “Gerekli olan karmaşa değil müzik”. Baş suçlular, Şostakoviç, Prokofyev, Haçaturyan, Myaskovsky ve Shebalin ilan ediliyor. Şostakoviç’e herkesin önünde hatalı olduğunu kabul etmesi talimatı veriliyor ve eline bir konuşma metni tutuşturuluyor. Gelecekte Parti’nin talimatlarını izleyip halk için müzik yapacağına söz veriyor ama sonra çaresiz bir sesle: “Bana her zaman öyle gelmiştir ki, içten ve gerçekten hissettiğim gibi yazdığımda, müziğim Halk’a karşı olamaz ve sonuçta, ben kendim de…mütevazı bir şekilde olsa…Halk’ın bir temsilcisiyim” diyor. Anlatıcının onun hakkındaki kanaati sanata dair temel bakışıyla buluştuğunda roman sanatının inceliklerini de görüyorsunuz: “Sanat, zamanın gürültüsü üzerinde duyulan tarihin fısıltısıdır”. Yazara göre Şostakoviç herkes için müzik yazıyordu ve hiç kimse için yazmıyordu. Toplumsal kökenine bakmaksızın, yazdığı müziği en iyi değerlendirenler için yazıyordu. Duyabilen kulaklar için yazıyordu. Tıpkı kendi okurunun kişisel algısından zihnine süzülen güçlü, iz bırakan duyguların kalıcı olmasını arzuladığı gibi.

 

 

‘Dürüstlük bekaret gibidir’

Yazarın kitabın sonuna koyduğu nottan bestecinin anılarından faydalandığını ancak mahremiyetine girmediğini anlıyoruz. Julian Barnes, ilk romanı “Metroland”den beri (1980)  merakla izlediğim bir yazar. Onun farklı türlerde verdiği eserlerden herhangi birini okuduğunuzda, meselesinin sadece hikaye etmek olmadığını, tarihsel perspektifin, edebiyat kültürünün, denemeye yakın duran anlatımının, kelime oyunlarının,  sözlük merakının, kara mizahının yazarlığını zenginleştirdiğini kolayca fark edersiniz. 

Eğer Şostakoviç’in inandığı gibi, trajediler geriye bakıldığında fars gibi görünüyorsa, bir yazar olup biteni hem kendine hem de kahramanının gerçekliğine sadık kalarak, hayatın her daim kendini koruyan doğal adalet bilincine ihanet etmeden nasıl anlatır. Kolay değil. Cesur ve sorunlarla dalga geçmeyi bilen bir yazar için bir tür meydan okuma bile sayılır. Şostakoviç hayatın üçüncü bölümünde Parti’nin ‘bizdensin’ talimatını kabul ettiğinde kendini sorguluyor, kariyerinin yasaklı bölümü olmasaydı yazabileceği operaları hayal ediyordu. O noktada yine anlatıcı devreye giriyor: “Dürüstlük bekaret gibidir; Bir kez kayboldu mu, bir daha asla yerine konmaz. Ama gerçek dünyada, özellikle yıllar içinde aşırı bir örneğini yaşadığı dünyada, şeyler böyle değildi. Üçüncü bir seçim yolu vardı: dürüstlük ve yozlaşma”. Yani kaçma veya kabullenme hakkını da direnmek kadar meşru kılan seçim.

Barnes’ın bu cümlelerdeki ironik eleştirisi, sadece rejim muhalifliğiyle suçlanan, besteleri yasaklanan, her an tutuklanma korkusuyla ömrünü tüketen, altı kez Stalin ödülünü, üz kez de Lenin nişanı alan Şostakoviç için değil. Esas itibarıyla kimsenin güvende hissetmediği siyasi iklimde, sanatçının bilerek ya da bilmeyerek düştüğü  tuzakları kurcalıyor.

Stalin dönemindeki siyasi baskılardan dönemin sanat anlayışına uzanan o dikenli yolculukta, korkunun, utancın, ahlaki çöküşün, tutsaklığın, vicdani boşluğun insandaki izlerini sürerken, modern tiranların değişmeyen trajedisini de aktarıyor. Ve insan ruhunun yıkımına uğratan yollarını sükunetle ama taammüden iç acıtarak hatırlatıyor; Başkalarının size yaptıkları, başkalarının kendilerine karşı yaptıkları, kendinize bile isteye yaptıklarınız. Neticede hepsi aynı çöküş çizgisinde buluşuyor.

J. Barnes

 

‘Birincisinde fars, ikincisinde trajedi’

Barnes, ironin pıhtılaşıp acı alaya dönmemesi gerektiğine inanan bir yazar. Bu anlayıştan hareketle yazdığı hayat hikayesi de ister istemez kendi kederinin üzerine kapanıyor. Romanı okurken bugünlerde tutuklanan yazar, gazeteci dostlarımı, kapatılan gazeteleri, televizyonları, radyoları, yasaklanan haberleri, dağılan hayatları ve işsizliğe mahkum edilen insanları da düşündüm. 12 Eylül sonrasında gazeteci amcam İlhami Soysal’ı götürmek için evini basıyorlardı. Geldiklerinde pijamayla karşılayıp mahcup olmamak için giyinik uyuduğunu hatırlıyorum. Basın sitesinde yaşayan, dönemin bütün gazeteci ve yazarlarını gerekçesiz öylece toplayıp götürüyorlardı. Muhalif oldukları için.

Bu yazıyı yazdığım sabah bu ülkenin en iyi, ödüllü öykücülerinden birini Murat Özyaşar’ı sabaha karşı evinden aldılar. 2016’da, 1936’daki faşizme dair şu cümleleri okuduğumda insanlığın o çok övündüğü ‘ilerlemeci’ iddiasına rağmen bazı şeylerin hiç değişmediğini burkularak fark ettim; “Hep gecenin ortasında geliyorlardı sizi götürmeye, üstünde pijaması varken daireden sürüklenip götürülmektense ya da insanı aşağılayıcı bir lakayıtlıkla bakan bir NKTV üyesi (Gizli polis örgütü) önünde giyinmek zorunda kalmaktansa, tamamen giyinik olarak yatıyor, battaniyelerin üzerine uzanıyordu…Orada bir insanın hayal edebileceği en kötü şeyleri hayal ederek yatıyordu”.

Şostakoviç’in ve çağdaşı sanatçıların, o baskıcı dönemi yaşayan herkesin hayal edebilecekleri en kötü şeyler oldu. Evet, o haklı, her şey, birçok yerde ve zamanda, biz doğmadan önce veya biz öldükten sonra hep yeniden başlıyor. Hikayelerin tohumu önce birilerinin zihnine düşüyor,  gerçekle buluşuyor ve bazen bu romanda olduğu gibi unutulmaz bir hayat hikayesine dönüşüyor. Ve tarih kendini yineliyor. “Birincisinde fars, ikincisinde trajedi olarak”.

Sanat, edebiyat, müzik, adalet, vicdan, idealizm faşizmin gölgesinde bile bir süre dinlenip vakti geldiğinde uyanabileceği korunaklı bir alan buluyor mutlaka. İlk tehditler başladığında romandaki Şostakoviç, “İki elimi de kesseler ağzımda kalemle yazmayı sürdüreceğim” diyor. Anlatıcı bu cümlenin kendisininki dahil herkesin moralini yüksek tutmak için söylendiğini söylüyor okura. Korkaklığın cesaretle birlikte sınamasının ağır bedelini, korkunun utancı silememesini ancak yazının sahih gerçekliğine saygı duyan bir yazar hakkıyla anlatabilir.

Rus olmanın kötümserlik olduğunu pırıltılı cümleleriyle tarif ederken, yeise dönüşmesini onunla birlikte düşünüp hafif bir iyimserlik rüzgarıyla ürperiyorsunuz.  Ülkeyi büyük bir cezalandırma hücresine döndüren tiranlarda vicdan boşlukları olmadığını, insanın hayatındaki son soruların cevapsız kalışını, “Ben bir besteciyim, başkan değil” diye direnen sanatçının hayal kırıklığını merhametle anlattığında, dahi bir besteciye ve onu yazarak okurunu sağaltan yazara hayranlık duyuyorsunuz.

O vakit, şu soru da hakiki anlamına kavuşuyor; “Zamanın gürültüsüne karşı ne çıkarılabilir?”. Cevabını yine yazarı veriyor: “Sadece içimizde olan o müzik, varlığın müziği ki bu müzik bazıları tarafından gerçek müziğe dönüştürülür. Gerçek müzik, on yıllar boyunca, eğer zamanın gürültüsünü bastıracak kadar güçlü, gerçek ve safsa, tarihin fısıltısına dönüşür”. 

Ve onu da yazının hakikatini yazıya sadakatte, kendi kaderini başkalarının hikayelerinde arayan bir yazar fısıldar.


Zamanın Gürültüsü – Julian Barnes.

Çev. Serdar Rifat Kırkoğlu

Ayrıntı Yayınları

Facebook Yorumları

reklam
12.04.2020
‘Ev’in halleri, mekan, yazar odaları ve George Perec
9.03.2020
Virginia Woolf, Maya Angelou ve yazının kadın sesi
24.02.2020
Irkçılığın kökeni, Yeraltı Demiryolu ve Whitehead
10.02.2020
‘Gürültülü Yalnızlık’, Hrabal ve kitaplara ağıt
27.01.2020
Rilke, Zweigın soylu vedası ve nergisler
23.12.2019
‘Tehdit Mektupları’, vicdan ve Aslı Biçen
2.12.2019
Yazarlar anlatıyor: İlham, yaratıcılık ve o kristal an
19.11.2019
Victor Jara, umut ve Yarım Kalan Şarkı
12.11.2019
Okurla kurgunun buluştuğu Çarpıtma Sanatı ve Vasquez
4.11.2019
‘İçimizdeki Ermeni’, Yüzleşme ve Yesayan
28.10.2019
Kendini doğuran Furuğ Ferruhzad’ın dünyasında yolculuk
21.10.2019
Ferrante’yle hayatı ve yazıyı sorgulamak: ‘Tesadüfi Buluşlar’
7.10.2019
Ötekilerin yolculuğu ve Ulrich Alexander Boschwitz
9.09.2019
Son tetikçi Hitlerin düşündüren portresi ve Haffner
25.08.2019
Diyarbakır Hikâyeleri, kelimeler ve Murat Özyaşar
14.08.2019
‘Ötekilerin Kökeni’, ırkçılık ve Toni Morrison
7.07.2019
İtiraz günlüğü Jakop Von Gunten ve Robert Walser
22.03.2020
‘Korkunun Felsefesi’, gelecek umudu ve Svendsen
7.07.2019
İtiraz günlüğü 'Jakop Von Gunten' ve Robert Walser
19.06.2019
Aşkın doğası, Marie Curie, Blanche ve Enquist
9.06.2019
'Çernobil Duası' ve kurgusal gerçekliğin öteki yüzü
4.06.2019
Marcel Proust’un 'gizli' yaşamı ve Edmund White
27.05.2019
'Karanlıktaki Umut' ve Rebecca Solnit
19.05.2019
Cezayir’de bir kitapçının-yayıncının hikayesi: 'Zenginliklerimiz'
12.05.2019
John Berger ile 'Manzaralar'a bakmak
21.4.2019
Zabel Yesayan’la ‘Yıkıntılar Arasında’ dolaşmak
14.4.2019
Devran: İnatçı bir umut ve Selahattin Demirtaş
7.4.2019
Savaş çocuklarının öyküleri: 'Son Tanıklar'
31.3.2019
'Kendiyle Dost Olmak' ve Hikayenin aslı
24.2.2019
Ret yazarlarının hikâyeleri ve Enrique Vila-Matas
10.2.2019
Yazarların takıntıları ve tuhaf alışkanlıkları
21.1.2019
Hermann Hesse'nin 'Ağaçlar'ı ve hafıza
24.12.2018
Steinbeck ve ‘Mektuplarda Bir Yaşam’
17.12.2018
Bir özgürleşme ihtimali olarak aşk ve Zabel Yesayan
26.11.2018
Yazarlarla 'Okuma Üzerine Yakın Okumalar'
12.11.2018
John Berger ve Jean Mohr’la göçmen işçilere bakmak
28.10.2018
Ishiguro'nun 'küçük ve mahrem' keşifleriyle Nobel yolculuğu
22.10.2018
Robert Musil’le ‘Aptallık Üzerine’ düşünmek
16.10.2018
'Şehirde Yürüyen Kadınlar' ve yazının flanözleri
8.10.2018
Patti Smith ‘Adanmışlık’la soruyor: Neden yazarız?
17.9.2018
George Orwell’le ‘Edebiyat Üzerine’
26.8.2018
Gorki’nin Tolstoy anıları ve hafıza
22.8.2018
Herman Hesse’nin ‘Görkemli Dünya’sı ve Yazı
6.8.2018
'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk
30.7.2018
'Denize Gömülenler' ve Umut
23.7.2018
‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
7.1.2017
John Berger’le iyimserlik diyarında “Hoşbeş”
12.12.2016
Flaubert’in Doğu’suna yolculuk
20.11.2016
Savaşın ‘Kadın’ yüzü ve Aleksiyeviç
11.10.2016
Hasan Ali Toptaş’ın merhametli romanı “Kuşlar Yasına Gider”
2.10.2016
Faşizmi sanatla sorgulayan besteci; Dimitri Şostakoviç ve J. Barnes
10.7.2016
Kokuların duygusu ve edebiyat
3.7.2016
Cahit Sıtkı’yla kelime deryasında yolculuk
26.6.2016
Yürümenin gücü
19.6.2016
Fanilik ve yazı
12.6.2016
Yalnızlığa Övgü ya da buruk bir sitem
5.6.2016
Kafka’yı mektuplarıyla anlamak
30.5.2016
Sebald ve Walser’in izinde yazı kardeşliği
22.5.2016
Galeano’nun ‘Ateş Anıları’yla tazelenmek
9.5.2016
An’ları genişletenler ve Proust
5.5.2016
Korkuyorlar
2.5.2016
Tabiat, insan ve Novalis
27.4.2016
Gerçekler ve laiklik
25.4.2016
Yazmak ve yolculuk
22.4.2016
Köle ticareti ve 'Misafir'
17.4.2016
Kayboluşun sırları ve bahar
5.4.2016
Kültürel soykırım, Sur ve Tahir Elçi
31.3.2016
Heyecanlı gazetecilik ve ‘Dava’
24.3.2016
Meslek onuru ve Çetin Altan
21.3.2016
Anne Frank’in kelimeleri ve korku
17.3.2016
Gerçeklikten kopuş ve Nevruz
14.3.2016
Werner Herzog, Rebeca Solnit ve kadınlarla umuda yürüyüş
10.3.2016
İsimlerini bakır telle yazan çocuklar ve ev
8.3.2016
İnsanlık tarihinin iz bırakan ‘Kadınlar’ı ve Galeano
7.3.2016
Gazetecilik, taraftarlar ve medya
21.2.2016
Savaş çığırtkanları ve hikayeler
7.2.2016
Araf'taki mültecilerin sonsuz ıstırabı
26.1.2016
Toprağın Tuzu: Gezegene yazılmış bir aşk mektubu
24.1.2016
‘Tarihe Düşülen Notlar' ve Akademi
10.1.2016
Gömülemeyenler ve ölmeden ölenler
30.12.2015
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
27.12.2015
Susanlar değil ‘adalet savaşı' verenler hatırlanacak
8.11.2015
Gerçeğe bakma cesareti ve Günter Grass
11.10.2015
Yürüyüşün iklimi ve protesto
27.9.2015
'Eski Sevgiliye Yazılmış Mektuplar’ için…
20.9.2015
Linç kitle iktidar ve insan
6.9.2015
İnsanın tabiatla zorlu sınavı ve Hopa
23.8.2015
İyilikle ‘kötülüğün' bitmeyen mücadelesi ve Faust
9.8.2015
Beklerken yazma umudunun kitabı: Ağaçların Özel Hayatı
26.7.2015
Savaşın uğultusunda bölük pörçük yaşamlar
5.7.2015
Ihlamurlar, savaş ve Remarque
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
01.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları


Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive